zazaki.net
17 Teşrîne 2017 Îne
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
08 Nîsane 2013 Dişeme 08:42

Neden Türk dilleri değil Türk lehçeleri diyoruz?

Ahmet B. Ercilasun

 

Diller, Türk Lehçeleri

“Osmanlıcadan tərcümə türkə”- bunu bilməm,
Gerçək yazıyor gəncəli, yainki hənəkdir?
Mümkün iki dil bir-birinə tərcümə, amma
“Osmanlıcadan tərcümə türkə” nə deməkdir?
Mirzə Ələkbər Sabir

LEHÇENİN TANIMI

lehçe (I)
isim, dil bilimi Arapça lehce

1. isim, dil bilimi Bir dilin tarihsel, bölgesel, siyasal sebeplerden dolayı ses, yapı ve söz dizimi özellikleriyle ayrılan kolu, diyalekt

2. Konuşma tarzı

(TDK, Güncel Türkçe Sözlük)

Değişme, dilin özünde var olan bir niteliktir. Bir dil nasıl, kendi içinde sürekli bir değişme içinde bulunuyorsa, bu dili konuşan toplumun bir öbeği de çeşitli nedenlerle değişik bölge ya da ülkelerde, kimi zaman da aynı ülke içinde, türlü nedenler ve etkilerle genel dilden ayrılmakta, başkalaşmaktadır. Bu başkalaşma kimi zaman o ölçüde büyük olur ki, lehçe dediğimiz birlikler, ayrı dillere dönüşür. Türkçenin Çuvaş ve Yakut lehçelerinin yakın zamana kadar kimi dilcilerce Türkçeyle ilişkili ya da bu dilin lehçeleri içinde görülmemiş olması, bu nedenledir.

Önce lehçe‘nin (dialecte, dialect, Dialekt) tanımını yapalım: Lehçe, bir dilin değişik ülkelerde ve bölgelerde, yine aynı dilbirliğinden kimselerce konuşulan değişik biçimidir.

Bugün Anadolu’da tek bir lehçe konuşulur ki, biz buna Türkiye Türkçesi adını veriyoruz. Bölgesel, yöresel ayrımlar, aynı lehçe içinde, aşağıda değineceğimiz gibi, ağız‘lara aittir. Daha önce de değindiğimiz ortak dil, yazı dili kavramı hatırlanınca, Türk ortak dilinin, İstanbul ağzı üzerine kurulduğu kabul edilir. Ancak Türkçe, Asyanın ve Avrupanın daha birçok ülkelerinde, değişik lehçeler halinde yaşamaktadır. Rusya ve İran’daki Azeri lehçesi, Türkmen lehçesi, Kazak, Kırgız lehçesi, bunlara örnek gösterilebilir.

Başka diller için durum böyle değildir. Örneğin, Almanya’da birbirine çok yakın iki kentin ayrı lehçeler konuştukları görülebilir. Bunlar içinden, bir başka Alman lehçesinden çok, Hollandacaya yakın olanlar bile vardır. Suriyeden başlayarak güneye, Mısır’a, oradan Kuzey Akdenizin batısına ve Afrika içlerine, Arap Yarımadasına uzanan Arapça, değişik lehçeler halindedir. Fransa’da kuzeyden güneye inildikçe değişik lehçelerle karşılaşılır. Anlaşma zorluğu gidermek için zaman zaman İngilizceye başvurulur.

Ağız (parler, Mundart), aynı lehçe içinde, daha küçük yerleşim bölgelerine özgü olan ve daha küçük ayrımlara dayanan konuşma biçimidir. Örneğin Türkiye Türkçesinde, Anadolu’nun çeşitli yörelerinin konuşma biçimleri, ağız olarak nitelenebilir. Orta Anadolu ağızları, Ankara ağzı, Sivas ağzı, Van ağzı gibi. Kimi dilciler lehçe kavramını “ağız ailesi” olarak tanımlarlar.
(AKSAN, Doğan, Her Yönüyle Dil (Ana Çizgileriyle Dilbilim) 1. Cilt, TDK Yayınları, Ankara, 2007)

KARŞILIKLI ANLAŞILABİLİRLİK MESELESİ

Bugün bir yazı diline sahip Türk lehçesi sayısı yirmi civarındadır. Eski Sovyet bilim adamları tarafından hazırlanan “Türk Dilleri” isimli kitapta 39 Türk dili (bunların 15′i eski, 24′ü çağdaş diller) yer almaktadır (bkz. Tyurkskiye yazıki, 1997). Sovyet bilim adamları ve hatta bugünkü halefleri bunları lehçe değil, dil olarak kabul etmektedir. Türkiye’de ise hâlâ isimlendirme konusunda tam bir anlaşma sağlanmış değildir. Türkiye’de bunlara “lehçe” denmesi gerektiğini savunanlar yanında “dil” denmesi gerektiğini savunanlar da bulunmaktadır. Bu tartışmalarda kullanılan temel dayanak karşılıklı anlaşılabilirliktir. Karşılıklı anlaşılabilirlik de ne yazık ki bir iletişim aracının dil mi lehçe mi olduğuna karar vermede kesin bir sonuç sunmamaktadır. Çünkü aynı dili konuşan insanların farklı konulardaki anlama düzeyleri bile aynı olmamaktadır. Yalnızca temel eğitimden geçmiş bir insanın, teknik bir dille kaleme alınmış ciddi bir köşe yazısını aynı düzeyde anlayamayacağı ortadadır.
(…)
Ayrıca, karşılıklı anlaşılabilirliğin tek ölçüt olarak kabul edilmesi durumunda, bir üst dil veya standart dil içerisinde yer alan ağızlar arasında ve üst dil ile ağızlar arasında da bazen birbirini anlayamayacak kadar büyük farklılıkların olduğu gerçeğini nasıl izah edilecektir. Mesela, M. Ergin’in dil, lehçe, şive, ağız tanımlarını eleştirirken N. Demir’in Türkiye Türkçesi ağızlarından verdiği şu örnekler yukarıdaki iddiayı doğrulamaktadır:
(1) Dereye gedip gazan guruklar, geesi yüyükler (Alanya) = “Dereye gidip
kazan kurmuşlar, çamaşır yıkamışlar” (ST);
(2) Bas basdı gendini (Kıbrıs) = “Otobüs onu ezdi” (ST);
(3) İsderim gideyim (Kıbrıs) = “Gitmek istiyorum” (ST)
N. Demir, konuyu tanımlardaki tutarsızlıklar açısından değerlendirirken “Görüldüğü gibi örneklerimiz, yukarıdaki tanıma göre ağızlarda olduğu belirtilen söyleyiş yanında şivede görülmesi beklenen ses ile şekil, lehçelerde bulunduğu söylenen ses ve şekil yanında kelime ve bütün bunlara ek olarak söz dizimi bakımından da üst dil olarak bağlı bulundukları standart Türkçe’den ayrılmaktadırlar.” demektedir.
(…)
Dil, lehçe, şive, ağız terimlerinin tanımlarından hareket ederek bu meselenin çözüme kavuşturulması zor gözüküyor. Burlak-Starostin de bu konudaki tutarsızlıkları “Leksik-istatistik tecrübe göstermektedir ki bu tür dil akrabalığında % 75–85 ve daha fazla leksik örtüşme vardır. Bu tür akrabalıkları belirli (bilinen) akrabalıklar olarak isimlendireceğiz. Şunu da belirtmek gerekir ki diyalektler ve belirli akraba diller arasındaki sınır aşınmış, sosyal ve politik faktörlerin etkisine maruz kalmıştır: doğrusu, leksik-istatistik yöntem açısından çağdaş Çin diyalektleri, daha çok farklı dillerden oluşmaktadırlar; Rumen ve Moldova (veya Fars ve Tacik) tipinde ise tamamen karşılıklı anlaşabilen diyalektler farklı diller olarak kabul edilmektedir.”

Burlak-Starostin “Dillerin genetik tasnifinde dalları (boğumları) için genel kabul görmüş terimler bulunmamaktadır: Yukarıda belirtildiği gibi, genellikle %95′i ortak olan lehçeler (idiom) için “diyalekt” terimi kullanılmaktadır (gerçi % 99′u örtüşen İsveç ve Dat dillerinin ayrı diller olarak kabul edildiğini; tam tersine %70-80′i örtüşen Çin idyomlarının diyalekt olarak isimlendirildiklerini görüyoruz ki burada ortak bir uygulama yoktur ve pek çoğu politik ve sosyal sebeplerden kaynaklanmaktadır).” diyerek bu konudaki tutarsızlıklara dikkat çekmektedirler.
(…)
Lehçe Grubundaki Türk Lehçelerinin Yüzde Olarak Örtüşme Oranları

 

Türkiye Türkçesi

Azerbaycan Türkçesi

Türkmen Türkçesi

Özbek Türkçesi

Kazak Türkçesi

Kırgız Türkçesi

Tatar Türkçesi

Türkiye Türkçesi

 

99

95

89

89

88

87

Azerbaycan Türkçesi

99

 

95

90

91

90

88

Türkmen Türkçesi

95

95

 

95

90

90

88

Özbek Türkçesi

89

90

95

 

95

96

94

Kazak Türkçesi

89

91

90

95

 

98

91

Kırgız Türkçesi

88

90

90

96

98

 

89

Tatar Türkçesi

86

87

88

94

91

89

 

(Oktay Selim KARACA, “Çağdaş Türk Lehçelerinin Söz Varlığındaki Ortaklığa Karşılaştırmalı Bir Bakış”, Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/1 Winter 2011, p. 1379-1390)

TÜRK DİLLERİ ADLANDIRMASININ ARKASINDAKİ SİYASÎ VE TARİHÎ NEDENLER

BOLŞEVİKLERİN, İLMİNSKİY METODU İLE TÜRKLER ARASINDAKİ DİL VE KÜLTÜR BİRLİĞİNİ YOK ETME FAALİYETLERİ:

Daha önce de izah edildiği gibi, İlminskiy, Türk bölgelerinde açılan Rus okullarında Türk çocuklarının Ruslaştırılması ve Hıristiyanlaştırılması için, Rus Eğitim Bakanlığı ile birlikte büyük gayret sarfetmişlerdi. Fakat Gaspıralı İsmail Bey’in Usûl-i Cedid mektepleri ile Müslüman halkını eğiterek uyarması neticesinde İlminskiy, istediği hedefe ulaşamamıştır. Ne var ki Müslüman Türkleri, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma düşüncesinden bir türlü vazgeçmeyen İlminskiy, son yıllarında metoduna yeni ilâveler yaparak gayesini gerçekleştirmek istemiştir.

İlminskiy, Türkler için açılan Rus okullarında, Rusçanın yanı sıra her Türk kabilesinin kullandığı lehçeyi, Rus alfabesinde, ayrı bir dil gibi öğretmeyi teklif etmiş ve bu teklifi de Rus Eğitim Bakanlığına kabul ettirmişti. Hıristiyanlığı, Rusça ve kendi lehçesinde öğrenen gençler tamamen değişik bir havada, ne İlminskiy ne de Gaspıralı’nın istediği şekilde, yetiştirmeye başlamışlardı.

İlminskiy, bu yeni metodunu, daha önce yaptığı gibi, Tatarlar arasında tatbikata koymuştur. Tatarlardan sonra, Çuvaşlar ve Kazaklar arasında bu metodu tatbik etmeye başlayan Ruslar, Türk çocuklarının Hıristiyanlığı ve Rusçayı öğrenmelerinin yanı sıra kendi ana dillerini, lehçe olarak da olsa, öğrenmelerini sağlıyordu. Bu şekilde kademe kademe Türk boylarını kendilerine bağlamayı ve Ruslaştırmayı umut ediyorlardı. Fakat kendi lehçelerini öğrenmeye başlayan Türk çocukları, aynı zamanda kendi kültürlerine de alâka duymaya başlıyorlardı. Bu ise Rusların hiç beklemediği bir netice idi. Hele bunları öğrenmeden 1891′de ölen İlminskiy için bu gelişmeler tam bir sürpriz olacak mahiyette idi.

Rusçayı ve Hıristiyanlığı zoraki olarak öğrenen Türk çocuklarının kendi lehçelerini kullanmasını da öğrenince, daha ziyade kendi kültürlerine yönelmeleri Rusları oldukça rahatsız etmişti. Hatta haklarını aramada bir adım daha ileri giden bu gençler, 1905 ile 1907′de Rusya’da başlayan halk ayaklanmalarına da katılarak mücadelelerini değişik bir zemine götürmekten de çekinmemişlerdir.

Bütün bu gelişmeler, Gaspıralı İsmail Bey’in Türkler arasında başlattığı birlik ve aydınlanma çalışmalarına bir katkıda bulunmaktan çok uzaktı. Rusların bu şekilde yetiştirdiği gençlik, ne Rusların ve ne de Türklerin işine yarayacaktı. Ne var ki, bu gelişmeleri görmeden ölmesine rağmen İlminskiy, Türkler arasında gerçekleşecek birliğe karşı yeni bir engel ortaya çıkarmıştı. Zira bu şekilde yetişen gençler hem Hıristiyanlığın tesirinde kalıyorlardı, hem de lehçelerini ayrı birer lisan olarak görüyorlardı.
[...]
Esasında, Gaspıralı İsmail Bey’in sağlığında başlatılan Arap alfabesini ıslah çalışmaları, Bolşevik İhtilâlinden sonra, Türkler arasında devam etmişti. Nitekim, 1920′de İdil-Ural Türkleri ıslah edilmiş Arap alfabesini başarılı bir şekilde kullanmaya başlamıştı. Bunu gören Kazaklar ve Kırgızlar, 1923′de ıslah edilmiş yeni Arap alfabesini tatbike başladılar. Azerbaycan Türkleri ise, alfabenin ıslahı meselesine herkesten önce başlamışlardı. Fakat bazı Azeri aydınları daha da ileri giderek Arap alfabesini bırakıp Latin alfabesine geçilmesini istiyordu. Bu düşünce yıllar evvel Mirza Feth Ali Ahundzade tarafından açıkça ortaya konmuştu.

Türklerin kültür birliğini muhafaza etmek için kendi aralarında yaptıkları bu çalışmaları mutlaka durdurmak, kendi yönetimleri için Türk kültür birliğini tehlike olmaktan çıkarmak maksadıyla Sovyetler harekete geçti. Fakat Sovyetler, kültürel birlikten önce, Türklerin siyasî birliğini bozmanın kendileri için faydalı olacağına inandılar.
[...]
Böylece Sovyetler, Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Başkırdistan (bilâhare Tataristan) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerini vücuda getirmişlerdir. Verilen direktife göre bu Cumhuriyetlerde eğitim, hem Rus dilinde, hem de bu Cumhuriyetlerin halklarının kullandıkları lehçelerde yapılacaktı. Türk lehçeleri ayrı bir dil gibi geliştirilip kullanılacaktı. Meselâ, Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Azeriler ve Tatarlar edebi Türk dilinde değil, Azerice, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Türkmence ve Tatarca lehçelerini müstakil diller gibi kullanan ayrı ayrı milliyetler olacaklardı.
[...]
Sovyet plânına göre, lehçelerin ayrı ayrı dillermiş gibi kullanılması ile Türkler arasında dil ve kültür birliği kalmayacaktı. Fakat Sovyetler bunu gerçekleştirmek için nasıl bir yol takip edeceklerdi? Veya ne gibi tedbirler almak gerekiyordu? Türklerin hangi alfabeyi kullanmalarına izin vermeliydiler? Bu hususlar uzun uzun Sovyet uzmanları tarafından tartışıldı. Sonunda şu görüş ağır bastı: Sovyetler Birliği halklarının dilleriyle Bolşevik ideolojisi bu halklara anlatılmalıydı. Bu maksatla Bolşevikler, Türklerin daha önceden ıslah ettikleri ve bin seneye yakındır kullandıkları Arap alfabesinden istifade etmek istemişlerdir. Bu hususta “Büyük Sovyet Ansiklopedisi”, bilâhare şu bilgiyi vermiştir:

“… İlk sıralarda eskiden hiç olmazsa bir dereceye kadar yaygın müşterek alfabeden istifade edildi. Bu alfabe de Sovyetler Birliği halklarından birçoğunun, mesela Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Azerbaycan, Başkırt neşriyâtı ve tâ eskiden beri Arap alfabesiyle nispeten daha fazla neşriyat yapmış Tatar dillerindeki neşriyat bu alfabe ile yapılıyordu”.

Fakat Arap alfabesi ile Türklerin, İslâmî ve millî kültürlerini daha iyi muhafaza ettikleri düşüncesiyle, Bolşevikler, fikirlerini Türklere daha değişik bir alfabe ile aşılamanın yollarını aramaya başladılar. Büyük Sovyet Ansiklopedisinin yazdığına bakılırsa, Sovyet Hükümeti “Arap alfabesi okullardaki öğretim için elzem ders kitapları basmağa ve kitlevî neşriyat yapmağa asla elverişli olmadığı içindir ki bu tedbire başvurmuştur”. Bunun gerçekle alâkası yoktu. Arap alfabesinden vazgeçilmesinin sebebi, İslâmî duyguları kuvvetlendireceği ve Türkiye ile kültür irtibatını devam ettireceği için, bu alfabe ile yapılacak Bolşevik propagandasının yeterince tesirli olmayışıdır.

Sovyet ideologlarından bir kısmı Rus alfabesinin kullandırılması gerektiğinden bahsetmişti. Fakat, buna da, eskiden Rus olmayan milletleri, özellikle Türkleri, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma siyasetinde İlminskiy Metodu’nun tatbik edildiği okullarda Kril alfabesi kullanıldığını, aynı alfabenin kullanılmasının Çarlık idaresinin kötü anılarını Türklere hatırlatacağını, bunun ise Türklere antipatik geleceğini, halbuki yeni Sovyet rejimini Türklere sevdirmek mecburiyetinde olduklarını ileri sürerek bu alfabenin kullanılmasına itiraz edildi.

Sonunda, Sovyetler, İslâm ve Türk kültürlerinden uzak tutacağı ümidiyle Lâtin alfabesinin Türk Cumhuriyetlerinde kullanılmasına karar verdi. Her Türk lehçesini ayrı lisanlar gibi geliştirecek şekilde bu lâtin alfabesi tanzim edilerek, Rusçanın yanı sıra, eğitim dili olarak Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Tataristan (Başkırt) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinde kullanılmaya başlandı. Türk lehçelerine girmiş İslâmî terimler ile Türkiye Türkçesinden geçen terimler atılarak yerlerine Rusça terimler ve ıstılahlar yerleştirilmesine karar verildi. Bilhassa siyasî, ekonomik, ilmî ve teknik terimlerin Rusça olması mecburiyeti getirildi. Ayrıca, Türk lehçelerinin de birbirlerinden kelime almamaları temin edilerek, ileride, lehçeleri tamamen müstakil birer dil haline getirme çalışmalarına başlandı.
(Mehmet Saray, Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e TÜRK DÜNYASINDA DİL ve KÜLTÜR BİRLİĞİ, 2003)

NEDEN TÜRK LEHÇELERİ DİYORUZ?
Sovyet Türkologları bugünkü Türk lehçelerini Azerbaycan dili, Türkmen dili, Özbek dili vb. diye adlandırmakla bunlar arasındaki ayrılıkları da fazla mübalâğa etmiş oluyorlar. Bunlar, Yakutça ile Çuvaşça hariç, dil (yazık) değil, lehçe (nareçiye)’dirler. Bir dilin, Türkçenin lehçeleridirler.
(Talat TEKİN, “Sovyet Rusya’da Savaştan Sonra Türkoloji Çalışmaları”, TDAY-Belleten, 1959, 378-418.)

Türkiye’de lehçe veya şive terimiyle ifade edilen Türk yazı dilleri bir süreden beri Batı Türkolojisinde dil terimiyle ifade edilmektedir. İngilizcede de Turkish kelimesi artık sadece Türkiye Türkçesi’ne inhisar ettirilmiş; Türk lehçelerinin bütününü anlatmak için ABD’de Turkic terimi icat edilmiştir. Türk lehçelerini ayrı ayrı diller olarak adlandırma ve genel Türk dilini de başka bir kelimeyle ifade etme süreci Rusya’da başlamıştır. Türk lehçelerinin Çarlık Rusyası’ndaki en büyük araştırıcısı Wilhelm Radloff, Türk lehçelerinin birçoğunu içine alan büyük sözlüğüne Rusça olarak Opıt slovarya tyurkskih nareçiy adını, Almanca olarak da Wörterbuches der Türk-Dialecte adını vermişti. Rusça nareçiy ve Almanca dialecte kelimeleri “lehçeler” anlamına gelir. Radloff’tan önce Budagov da eserine Sravnitel’nıy slovar’ turetsko-tatarskih nareçiy adını vermişti. Ancak Çarlık döneminde başlayan ve Sovyet döneminde daha katı bir şekilde devam eden dil politikaları sonunda Türk lehçelerini dil olarak adlandırma anlayışı yerleşti. Bağımsız olmayan Türk boy ve toplulukları da bu politikaların sonucunu kabul etmek zorunda kaldılar. Bütün Türk lehçelerini ifade etmek için de önce Rusçada bir kelime icat edildi: Tyurkski. Rusçadaki süreci Budagov ile Radloff’un eserlerinin adlarında takip etmek mümkündür. Lazar Budagov 1869’da eserinin adında turetsko kelimesini kullanırken Wilhelm Radloff 1888’de tyurkskih kelimesini kullanıyordu. Türk lehçelerinde bu kavramı anlatmak üzere ise Sovyet döneminde Türki kelimesi ortaya atıldı ve Sovyetlerdeki Türkler genel Türkçeyi anlatmak için bu kelimeyi kullanmaya başladılar. Oysa Türki kelimesi hem Osmanlı hem Çağatay Türkçesinde vardı ve “Türkçe” anlamına geliyordu. Sovyetlerin yerleştirdiği tyurkski ve Türki terimleri Batıda sadece İngilizcede (önce ABD’de) bir karşılık buldu: Turkic. Bugün makale ve kitaplarını İngilizce yazan Batılı bilim adamları Türkiye Türkçesi için Turkish, genel Türkçe için Turkic kelimesini kullanmaktadırlar. Bu değişimi ABD’de yerleşmiş Macar bilim adamı Denis Sinor’un yazılarında görebiliriz. O 1957’deki “A Ural-Altaic Ordinal Suffix” adlı makalesinde “genel Türkçe” için Common-Turkish terimini ve Türkçenin dönemleri için Old-Turkish, Middle-Turkish gibi terimleri kullanırken 1970’teki “Mongol and Turkic Words…” adlı makalesinde Turkic terimini kullanmaktadır. Tarihî dönemler için de bundan sonra Old Turkic, Middle Turkic gibi kelimeleri kullanacaktır. Aynı değişimi birçok Batılı araştırıcıda da görmek mümkündür. Fakat Türkçenin en mükemmel etimolojik sözlüğünü yazan İngiliz bilim adamı Sir Gerard Clauson’ın ünlü eseri An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Turkish adını taşımaktadır. Onun 1962’de Turkish and Mongolian Studies adıyla çıkan eserinin, ölümünden çok sonra, 2002’de Studies in Turkic and Mongolic Linguistics adıyla yayımlanmış olması ilgi çekicidir.

Gerek Türkistan ve İdil-Ural, gerek Kafkas ve Osmanlı Türkleri 20. yüzyılın başlarına kadar kendi dillerini Türkçe, Türkî, Türk dili / tili olarak adlandırmışlardır. Osmanlı Türkleri, Türkçenin kollarını ise lehçe terimiyle ifade etmişlerdir. Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî adlı sözlüğünden beri bu kullanım devam eder. Paşa, Batı Türkçesini Lehçe-i Osmanî, Doğu Türkçesini Lehçe-i Çağatayî olarak adlandırır. Şemsettin Sami lehçe kelimesini “söylenilen lisan, lügat, ve alelhusus bir lisanın şubelerinden beheri” olarak tanımlar ve lehçe-i Osmâniyye, lehçe-i Çağatâiyye örneklerini verir.

Türkiye Türkleri, Sovyetlerin veya başka bir devletin hâkimiyeti altına girmedikleri için Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da lehçe terimini tabii bir şekilde devam ettirmişlerdir. Türkiye Türkolojisinin büyük isimlerinden Reşid Rahmeti Arat Türk Şivelerinin Tasnifi (1953) adlı çok önemli makalesinde lehçe terimini Çuvaşça ile Yakutçaya tahsis eder; Türkçenin Kazak, Kırgız, Tatar, Özbek vb. diğer kolları için şive terimini tercih eder. Onun bu yaklaşımı da Türkiye Türkolojisinde etkili olmuş ve lehçe yanında şive terimi de yaygın olarak kullanılmıştır. Türk Dil Kurumu ise lehçe terimini kabul etmiş; Çuvaş ve Saha (Yakut) Türkçeleri için de uzak lehçe terimini teklif etmiştir. Kurumun yayını olan Gramer Terimleri Sözlüğü’nde de bu tutum benimsenmiştir. Türkçenin lehçe veya şivelerini dil olarak adlandırmak ise Türkiye Türkolojisinde yaygınlaşmamıştır. Bu sebepledir ki 1990’ların başında kurulan yeni bölümler Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları adıyla kurulmuştur. Ancak son zamanlarda bazı Türkologların dil terimini kullanmaya başladıkları görülmektedir. Yazı dili ise farklı bir kavramdır ve lehçe veya ağız’ın mukabili değil, konuşma dili kavramının mukabilidir. Bugün Türk lehçeleri birer yazı dili olarak kullanılmaktadır; dolayısıyla onlar için yazı dili terimini kullanmak tabiidir.

Türkiye’de Türk ve Türkçe kelimeleri de, eskiden beri taşıdıkları anlamı tabii bir şekilde sürdürmüşlerdir. Bizim dilimizde Türk, bütün dünya Türklerini, Türkçe de dilimizin bütün kollarını ifade eder. Tabii olarak kendimizden ve kendi dilimizden de Türk ve Türkçe diye bahsederiz. Dolayısıyla bizim dilimizde Türk deyince bütün dünya Türkleri anlaşılabileceği gibi sadece Türkiye Türkleri de anlaşılabilir. Türkçe kelimesi de bütün Türk lehçelerini ifade ettiği gibi sadece Türkiye ve eski Osmanlı coğrafyasında konuşulan dili de ifade eder. Lehçeleri birbirinden ayırmak için Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Uygur Türkçesi, Hakas Türkçesi gibi birleşikleri kullanırız. Nitekim Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerimizdeki gramer dersleri de yıllardan beri Türkiye Türkçesi olarak adlandırılmıştır.

Elinizdeki kitabı hazırlarken biz de yukarıda kısaca anlattığım tabii kullanışa uyduk ve eserin adını Türk Lehçeleri Grameri koyduk. Bölümleri de Azerbaycan Türkçesi Grameri, Türkmen Türkçesi Grameri, Başkurt Türkçesi Grameri, Çuvaş Türkçesi Grameri vb. şekilde adlandırdık.

Tabii ki her konuda olduğu gibi dilde de politika söz konusudur. Birçok ülkenin dil politikası vardır ve dil ile politika ilişkileri “sosyo-lengüistik”in, daha dar anlamda “politiko-lengüistik”in (siyaset dil biliminin) konusudur. Batı ülkelerinde bu konuda pek çok araştırma yapılmaktadır. Ülkelerin dil politikaları da çoğunlukla kendi millî dillerini koruma ve geliştirme yönündedir. Çarlık döneminden beri Rusya’da da Türk lehçelerine yönelik bir politika izlenmiş ve uygulanmıştır. Bağımsız bir ülke olarak Türkiye’nin elbette bu politikaya ve sonuçlarına uyması beklenemez. Türk bilim adamları kendi dillerinde eskiden beri kullanılan kavram ve terimleri tabii bir şekilde kullanmaya devam etmişlerdir. Bunun ardında politik bir tutum da olabilir. Ancak yeni terimler ve yeni dil adları önce Ruslar tarafından ortaya atılmış ve o zaman bağımsız olmayan Türk boy ve toplulukları üzerinde merkezî otoritenin gücüyle uygulanmıştır. Bugün bile Tatar yazı dilini kullanan Batı Sibirya Tatarlarının konuşma dilinden yeni bir dil oluşturma çabaları sürdürülmektedir. Kısaca politik tutum öncelikle Rus ve Sovyet devletine aittir. Türkiye’deki bilim adamlarının eğer varsa “politik tutum”u, başka bir devletin uygulama ve zorlamalarına uymamaktan ibarettir. Tabii ki Türkiye kendi bilim adamlarını da, Batılı bilim adamlarını da zorlayamaz ve herkes tercihini hür iradesiyle yapar.
(Ahmet B. ERCİLASUN, “Sözbaşı”, Türk Lehçeleri Grameri, Akçağ Yayınları, Ankara 2007, 7-10

Kaynak: http://neise.0rq.in/96-neden-turk-lehceleri-terimini-kullaniyoruz

Na xebere 5883 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
örnek alınan zihniyet..
Fidel Mestan
buyrun işte, "lehçecilik" anlayışında kimleri örnek aldığınız belli..

_____________________
Bizim kimseyi örnek aldığımız yok. Bin yıllardan bu yana, tarihin en eski dönemlerinden beri kendimizi Kürt biliyoruz, kenidimize "KIRD" diyoruz.
Makalede, Türk etnik gruplarına yönelik Rus politikasından söz edildiği için, yine Türk lehçelerinden, bu yöndeki Türk politikalardan söz edildiği için, konuyu anlama açısından ilginç bulduğumuzdan kaynak gösterek yayınladık.
Örnek aldığımızı nereden çıkardınız?
Bizim anlayışımız, zihniyetimiz öteden beri apaçık ortadadır. Zazaki Kürtçesiyle konuştuğumuz, yazdığımız, kendi anadilimiz ile yaşadığımız, asimile olmayı redettiğimiz açık bir şekilde ortadadır. Ama senin gibi Türklüğe asimile olmuşların Türkçe konuşup yazdıktan sonra, artık Zazaca Kürtçesine "müstakil dil" dese ne çıkar demese ne çıkar!
Zihniyet ve anlayışınız, sadece biz Zazaca Kürtçesini yaşatan ve geliştirenlere yönelik düşmanlık yapmaktan başka hiç bir şey olmadığı da açık bir şekilde ortadadır.
Sahte adlarla sanal ortamlarda Türkçe olarak küfür etme zavallılığından başka ne marifetiniz var ki sizin?
12 Nîsane 2013 Îne 00:48
Yazıyla ilgili hata
Bülent Çıncalık
Yazının tamamı Ahmet Bican Ercilasun tarafından yazılmamıştır. Son yapılan alıntı onun Çağdaş Türk Lehçeleri Grameri kitabından alınmıştır. Ayrıca Rus politikası = Türk politikası söylemine katılmıyorum. Türkiye'de devlet tarafından değişik yörelerdeki Kürt / Zaza lehçe ve ağızların ayrı ayrı yazı dilleri yapılıp bunlar ayrı birer dildir diye propaganda yapılmamıştır.
09 Nîsane 2013 Sêşeme 12:15
Rus Politikası = Türk Politikası
Şeyda
Rusların Türklere uyguladıkları politikaları, Türkler Kürtlere uyguluyor.
Bu, ta Osmanlının son dömenlerinden, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından bu yana böyledir. Özellikle, devlet idaresine yerleşen Kafkas kökenli düşünür ve politikacılar tarafından bu politika oluşturulmaktadır.
08 Nîsane 2013 Dişeme 15:44