zazaki.net
20 Oktobre 2017 Îne

Îsmaîl Beşîkçî / Nuştox

Türk Sosyal Bilimler Derneği

24 Hezîrane 2012 Yewşeme 19:22

“Değişmenin ve Geçiş Toplumunun Sosyoloğu: Mübeccel B. Kıray” başlıklı bir kitap yayımlandı. Yayına Hazırlayan Sezgin Tüzün, Bağlam Yayınları, Mart 2012, İstanbul

Bu yazıda, bu kitapla ilgili bazı düşüncelerimi açıklamak istiyorum.

Sezgin Tüzün, “Değişmenin ve Geçiş Toplumunun Sosyoloğu Mübeccel Belik Kıray” başlıklı yazısında, “Türk Sosyal Bilimler Derneği’nden söz etmektedir. Derneğin 1967’de kurulduğunu, 1978’de Bakanlar Kurulu kararıyla adının önüne “Türk” sözünün eklendiğini, 1992’de de “kamuya yararlı dernek” statüsüne kavuştuğunu belirtmektedir. (s. 21)

Derneğin, 1960’ların sonlarında, “Türk Sosyal Bilimler Derneği” adıyla kurulduğunu yakından biliyorum. Örneğin, 23-25 Şubat 1970 tarihleri arasında “Türkiye’de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi Semineri”, Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü ve Türk Sosyal Bilimler Derneği tarafından düzenlenmiştir. Bu durum “Türkiye’de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi Konferansı”nın sonuç bildirisinde de yer almaktadır. (Türkiye’de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1971, s. 253)

Burada irdelenmesi gereken temel sorun şudur: Kürd adının, Kürdistan, Kürdçe gibi adların, kullanımının yasaklandığı, bu isimler etrafında dile getirilen olguların anlatımının yasaklandığı, bu anlatımların çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştığı bir yerde, yani Türkiye’de, “Türk Sosyal Bilimler Derneği” ne yapabilir? Ne gibi çalışmalar üretebilir?

Bu yasaklar ortamında, Sosyal Bilimler Derneği’nin başına Türk sözcüğünün eklenmesi ne anlama gelmektedir?

Bu sürecin, bu ilişkilerin, bu yasaklamaların bilim yöntemi açısından irdelenmesi gerekir. Yasaklar manzumesi dikkate alınarak bilimsel çalışma yapmak mümkün müdür?

Bugün, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Kocaeli, Manisa, Aydın, Muğla gibi şehirlerdeki arsa spekülasyonunda deniz kirliliğine kadar, kağıt mendil satan çocuklardan tinerci çocuklara, kapkapçı çocuklardan suç örgütlerinde yer alan çocuklara kadar, hazine arazilerini işgalden mafya ilişkilerinin kurumlaşmasına kadar, işportacılıktan eğitim sorunlarına kadar, emek piyasasının düzenlenmesinden mevsimlik tarım işçiliğine kadar… her sorun, Kürd/Kürdistan sorunlarıyla yakından ilgilidir. Bugün Türkiye’de en önemli toplumsal değişme dinamiği Kürdlerdir, Kürd/Kürdistan sorunlarıdır. İkinci derecedeki dinamikler de yine bu temel sorunla yakından ilgilidir.

Olguların, olgular arasındaki ilişkilerin elbette makro düzeye ele alınması gerekir. Kürdlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi, devletin bu mücadeleyi bastırma sürecinde yaşanan köylerin yakılması, yıkılması, yerinde-yurdundan edilme, zorunlu göç… gibi büyük süreçler… Bu makro süreçlerin, mikro ilişkilere nasıl yansıdığı, örneğin aile kompozisyonunun nasıl değiştirdiği, aileleri parçaladığı, kadının statüsünde nasıl değişiklikler yarattığı incelenmesi gereken konulardır. Kürd/Kürdistan konularının sadece iç politikayı değil, dış politikayı da belirlediği açık bir şekilde görülmektedir.

Bugünkü kadar olmamakla birlikte, Kürd/Kürdistan sorunlarının 1960’ların sonlarında, yani Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin kurulduğu ve çalışmalarını sürdürdüğü dönemlerde de belirleyici bir içeriğe sahip olduğu söylenebilir. Fakat, Kürd, Kürdistan, Kürdçe gibi sözcüklerin kullanımının yasaklanmış olduğu, bu ilişkileri dile getirenlerin, olguları, olgular arsındaki ilişkileri açıklamaya çalışanların çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştığı bir ortamda, Türk Sosyal Bilimler Derneği nasıl bir çalışma yürütebilir sorusunun irdelenmesi gerekir. Bu konularda gündeme getirilen ve sistematik bir şekilde uygulanan yasakların işlevi nedir? Sosyal Bilimler Derneği önüne konulan Türk sözcüğü ne anlama gelmektedir, neyi ifade etmektedir?

Düşün yasaklarının temel amacı, sosyal bilimleri siyasal çıkarlara manipüle etmektir. Türk Sosyal Bilimler Derneği de ancak bu doğrultuda bilgi üretebilir. Bunlarsa, devletin, hükümetin yaygınlaşmasını istediği ideolojik bilgilerdir, bilimsel, güvenilir bilgiler değildir.

1960’da, 60’ların sonlarında, olguları inkar eden, olguların görmezlikten gelinmesini isteyen, yok sayılmasını isteyen bu yasaklamaların neden eleştirilmediği, bilakis benimsendiği, bilim yöntemi açısından dikkatlerden uzak tutulmaması gereken bir durumdur. Olgular inkar edilerek, yok sayılarak devletin ideolojik bilgilerine itibar edilerek sosyal bilim olur mu? Sosyoloji olur mu?

Devlet, hükümet, bu konuda, resmi ideolojinin ürettiği bilgilerin yaygınlaştırılması için yoğun bir çaba içinde olmaktadır. Resmi ideolojiyi eleştirenler, bu eleştirilerden dolayı haksızlığa uğrayanlar zorbalıkla, devlet terörü tırmandırılarak bastırılmaya çalışılmaktadır. Haksızlığa uğrayanların haklarını aramalarına yoğun, aşılmaz engeller konulmaktadır. Haksızlığa uğrayanların, zorbalıkla, devlet terörüyle bastırılanların, seslerini çıkarmaları engellenenlerin, bu durumlarından da yararlanarak onları ezme politikası daha da tırmandırılmaktadır. İşte, sosyal bilimler, devletin direktiflerine uyarak, zorbalıklara karşı seslerini çıkarmayarak, devletin, hükümetin bu politikaları yanında yer almamalıdır. Bilim yönteminin, bilim yöntemini yaşama geçirmenin böyle etik bir boyutu da vardır. Yasakları eleştirmek, özgür eleştirinin kurumlaşmasını sağlamak sosyal bilimlerin önemli bir boyutu olmalıdır.

Tarih, Sosyoloji, Siyaset Bilimleri, Antropoloji, Ekonomi Sosyal Bilimlerdir. Yukarıda sorulan temel soru örneğin, Tarih konusunda da sorulmalıdır. Kürd, Kürdistan, Kürdçe gibi adların yasaklandığı, bu adlar çerçevesinde gelişen olguların, olgusal ilişkilerin anlatımının yasaklandığı, bu yasakları eleştirenlerin çok ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştığı bir yerde tarihçiler ne tür bilgiler üretebilirler?

Bu soru, hukuk gibi normatif bilgiler alanında, etik, ahlak alanında da sorulmalıdır. Beşeri bilimler alanında, felsede de sorulmalıdır. Düşün yasakları ortamında felsefe yapılabilir mi? Hukuk tatbikatını bu bakımdan incelemek, izlemek önemli olmalıdır. Kürd, Kürdistan, Kürdçe gibi sözcüklerin yasaklandığı bir yerde adalet gerçekleşir mi? Hakkın kaynağı nedir konusu hukuk felsefesinin meşgul olduğu önemli bir konudur. Güç, baskı, devlet terörü hakkın kaynağı olur mu? Hakkın, kaynağı elbette insan olmalıdır, insanın değerleri olmalıdır. Hukuk tatbikatını izlemek gerekir. Savcıyla, yargıçla aynı düşünmüyorsanız ceza gündeme gelmektedir. Örneğin yargıç Kürd diye bir halkın, Kürdçe diye bir dilin varlığını kabul etmemektedir. Varsa bile asimilasyonunu istemektedir. Ve bu durumu, devlet olmanın temel bir unsuru olarak düşünmektedir. Bu koşullar altında, örneğin Kürdlerin asimilasyonunu eleştiren bir yazının veya kitabın, suç sayılması kaçınılmazdır. Bu süreçten adalet çıkar mı? Hak gerçekleşir mi? Yargıcın buradaki işlevi, kendisi gibi düşünmeyen yazara, araştırmacıya haddini bildirmekten, ibaret olmaktadır. Bu da elbette hukuk falan değildir. Böyle bir anlayışın hakikati bulma çabası içinde olması da olası değildir. kitabın suç olarak değerlendirilmesi, ceza tertip edilmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir.

Buysa şiddete yol veren bir süreç başlatır. Aynı zamanda şiddetin kendisidir. Bu hükmün bilim yöntemi açısında, insan hakları açısında, hak-hukuk-adalet açısından eleştirileceği açıktır. Devlet de yeni şiddet örgütleyerek bunları bastırmaya çalışacaktır.

Bu anti-demokratik süreçte, yargının, yüksek yargının üniversite ile işbirliği yine izlenmesi gereken bir ilişkidir. Türk üniversiteleri, 1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, Türk azınlığa Bulgar isimleri verilmesi operasyonlarına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Üniversite senatoları, arka arkaya, Bulgar hükümetini kınayan, eleştiren bildiriler yayımlıyordu. Ama aynı üniversite, Kürdçe kurs isteyen Kürd öğrencileri, disiplin suçu işlediler diye üniversiteden uzaklaştırmıştır. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu için yoğun bir çaba içindedir. Darbe yapıp TBMM’yi kapatan Kenan Evren’e, “hukuk bilimine katkısından dolayı” doktora ve profesörlük unvanları veren de aynı üniversitedir.

 

Dinsel Görüşe Sahip Olanların Bakış Açısı

 

1960’larda, Kürdlerle ilgili bazı pozitif gelişmeler yaşanmaya başladı. Kürd diliyle, Kürd kültürüyle ilgili filizlenmeler gelişti. İşte bu ortamda, dinsel görüşe, İslam anlayışına sahip bazı Türk çevreler “İslamda ümmeti bölmek yasaktır”, “Kavmiyet gütmek İslama aykırıdır”, “Tefrika, İslam’a, Müslümanlığa aykırıdır”… gibi düşünceler geliştirmeye, bu düşüncelerle, Kürdler arasında gelişmeye başlayan milli filizlenmeleri durdurmaya, engellemeye başladılar. İşte, Türk-İslam Sentezi anlayışı, bu ortamda oluştu. Türk-İslam Sentezi, üniversite ve basın çevrelerinde Türk akademisyenler arasında, taraftarlar topladı. Giderek Kürd akademisyenler ve basın mensupları arasında da gelişti. Devlet, hükümet Türk-İslam Sentezi anlayışına çok destek verdi. Zaten, devlet bunu, Kürdlerle mücadele etmenin, Kürdleri geriletmenin bir yolu olarak gündeme getirmişlerdi. Gerilla mücadelesinin başlamasından sonra dinsel akımlara destek verme daha sistematik bir şekilde gündeme geldi.

Kürd, Kürdistan, Kürdçe gibi sözcüklerin yasaklandığı, Kürdlerden, Kürdçe’den söz etmenin kavmiyet gütmek olarak algılandığı bir ortamda, Türk-İslam Sentezi oluşturmak ne anlama geliyor? Türk-İslam Sentezi anlayışının, Türk kavmine öncelik verdiği, Türk kavmini odak noktasına koyduğu açıktır. Bu anlayışın, Türkler tarafından, Türk İslamcılar tarafından desteklenmesi anlaşılır bir durumdur. Kürd İslamcılar neden destekliyor? Burada kavmiyet gütmek yok mu?

“Tefrika, bölücülük, İslam’a aykırıdır” deniyor. “Ümmeti bölme, İslama aykırıdır” deniyor. O zaman, Kürdlerin, Kürdistan’ın, 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması İslamcıları neden ilgilendirmiyor. İslamcılar bu büyük tefrikaya neden bir eleştiri getirmiyor?

Görüldüğü gibi, laik dünya görüşüne sahip olanların da, dinsel dünya görüşüne sahip olanların da, Kürdler hakkındaki düşünceleri aynıdır. Her iki anlayış da devletin yasaklarına tastamam boyun eğmektedir. Zaten her iki düşüncenin, her iki tutumun kaynağı da devlettir. Yasaklara boyun eğerek, siyasal çıkarlara destek olarak sosyal bilim olur mu?

Dinsel dünya görüşünü benimseyenlerin, devletin, hükümetin böylesine baskı politikasında, zorbalıklarında baskıyı oluşturan halka içinde yer alması, ayrıca irdelenmesi gereken bir durumdur. Düşünelim ki, bu çevreler de yani, İslami kimliğe sahip çevreler de devletin, hükümetin baskı politikalarının, uygulamalarının hedefi oluyordu. Askeri vesayetin yoğun olarak yaşandığı dönemlerde, dinsel akımlara mensup olanların da şu veya bu şekilde, baskıların hedefi oluyordu. O zaman, bu anlayışta olanların hükümeti döneminde, bu baskının, zorbalığın neden devam ettiği, incelenmesi, sorgulaması gereken bir durumdur. Resmi ideolojinin bu yönden de incelenmesi, irdelenmesi gerekir. Kendilerine baskı yapılan, dinsel akımlara mensup kişiler belirli bir aşamadan sonra, örneğin askeri vesayet geriletildikten sonra, neden Kürdlere baskı yapar, zorbalığı sürdürür bir hale dönüşüyorlar

Bu bize şunu gösteriyor. Resmi ideoloji de din gibi bir kurumdur. Din, dinin hükümleri nasıl sorgusuz sualsiz kabul ediliyorsa, resmi ideolojinin hükümleri de sorgusuz sualsiz kabul ediliyor, gerekleri yerine getiriliyor. Dini, peygamberi, dinin kutsal kitabını eleştirdiğiniz zaman, birtakım yaptırımlarla karşılaşıyorsunuz. Resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman da böyle oluyor. Resmi ideolojinin herhangi bir ideoloji olmadığı, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu yine vurgulamak gerekir. Örneğin burjuvaziyi, gelir dağılımının dengesizliği gibi konularda, emeğin sömürüsünde, istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz, bu konuda idari ve cezai bir yaptırım söz konusu olmayabilir. Ama, burjuvaziyi Kürd sorunu açısından eleştirdiğiniz zaman, birtakım yaptırımlarla karşılaşmanız gündeme gelebilir.

Değişmenin ve Geçiş Toplumunun Sosyoloğu: Mübeccel Belik Kıray” kitabında, yazarlar, büyük sosyal değişmelerden söz etmektedirler. Bugün, Türkiye’de, en önemli sosyal ve siyasal değişme dinamiği Kürdlerdir, Kürd/Kürdistan sorunudur. Ama, Mübeccel Kıray Hoca’nı yaptığı konuşmada ve Hoca’nın çalışmalarıyla ilgili olarak hazırlanan tebliğlerde, profesörlerin yazılarında, Kürd, Kürdistan, Kürdçe sözcüklerinin hiç geçmemesi böylesine belirleyici olmasına rağmen, Kürdlere, Kürdistan’a ilişkin olguların dile getirilmemesi, olgusal ilişkilerin açıklanmaması dikkat çekmektedir. Bu, sosyalbilim çevrelerinin devletin düşün yasaklarına karşı ne kadar itaatkar olduğunu göstermektedir.

Cenk Saracoğlu’nun bir kitabı var. “Şehir Orta Sınıf ve Kürdler İnkardan ‘Tanıyarak Dışlama’ya, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011”

Alan araştırması İzmir’de yapılmış. “Tanıyarak dışlama” kavramındaki “tanıma”yı çeşitli şekillerde kavramak mümkündür. Birinci olarak, şimdiye kadar, sistematik bir şekilde inkar edilen Kürdleri, Kürdçeyi tanımak, Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan bazı haklarını tanımak. Kürd varlığını, Kürdçe’yi tanımak… İzmirli Orta sınıf ailelerin, kişilerin Kürdleri “tanıma”sı böyle değil. Şöyle: “Önümüzde, işportacılık yapan bir kişi var. Seyyar arabasında sebze, meyve… satıyor. Onun Kürd olduğunu biliyorum. Konuşmasından, fiziğinden, hareketlerinden, giyiminden… onun Kürd olduğunu biliyorum. Ondan alış-veriş yapmıyorum. Param Kürdlere gitmesin… Çevrede Akhisar’dan gelen pazarcılar var. Onlardan alış-veriş yapıyorum… (s. 37)

“Köşeyi döndüğümüz zaman, birkaç çocuğa rastlayacağız. Kağıt mendil satıyorlar. Onlar Kürd… O çocukların Kürd olduğunu biliyorum. O çocukları tanıyorum. Sokaklarda büyüdüler. Onların kağıt mendillerini almıyorum… Param onlara gitmesin… Kürdler hep haksız kazanç peşindeler. İzmir’in havasını bozdular.

“İzmir’de, Alsancak, Konak gibi alanlarda, midye satanlar, pazarlayanlar Kürddür. Bu işi hep Kürdler yapar.”

Kamuoyunun Oluşmasında Devletin Rolü

Kürdlerle ilgili konularda, kamuoyunu yönlendiren, kamuoyunu oluşturan temel kurum devlettir. Devlet, bu konuda, eğitim-öğretim kurumlarını, üniversite, yargı yüksek yargı gibi, devletin temel kurumlarını çok yoğun bir şekilde, etkin bir şekilde etkilemektedir. Örneğin İzmirliler, İzmirli orta sınıf, Cenk Saracoğlu’nun belittiği gibi, Kürdler, “şehrin havasını bozdular”, “haksız kazanç peşindeler”, “işgalciler”, “cahiller, kültürsüzler”, “bölücüler” diye suçlamakta, aşağılamaktadır. İzmirli orta sınıf, Kürdleri bu şekilde tanımakta, aşağılamakta ve dışlamaktadır. Ama, Kürdlerin, neden akın akın, İzmir’e geldiklerini, gelmek zorunda olduklarını hiç sorgulamamaktadır. Köylerin yakılması-yıkılması, “faili meçhul” denen cinayetler, ormanların yakılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, evlerin ahırların içindekilerle birlikte yakılması, onbinlerce hayvanın, sürülerin telef edilmesi, İzmirli orta sınıftan insanların zihnini kurcalayan sorunlar olamamaktadır. Şehrin Kadifekale gibi çöküntü alanlarında yaşayan, birkaç ailenin durumlarını maddi olarak, ekonomik olarak düzeltip daha elverişli mekanlara taşınmaları, bütün Kürdlere teşmil edilmektedir. Bütün Kütrdlerin zengin olduğu, zenginleştiği söylenmektedir. Çünkü, bütün Kürdler, haksız kazanç peşindedir, denmektedir. Bütün Kürdleri gittikçe “zenginleşenler” olarak algılayanlar, savaşın getirdiği yoksullaşmayı, gelir dağılımındaki dengesizlikleri, bu dengesizliklerin Kürdistan’da Kürd toplumunda da oluştuğunu, sürecin nasıl geliştiğini sorgulamayacaklardır.

Bu sorgulamanın yapılmasını engellemek, sorgulamaya meydan vermemek elbette bir eğitim sorunudur. Resmi ideolojinin eğitimi nasıl yapılmaktadır? Örneğin, Kürdleri “bölücü” olmakla, “bölücülük” yapmakla suçlayanlar, esas büyük bölücülüğü, yani, Kürdlerin ve Kürdistan’ın, 1920’lerde yani Milletler Cemiyeti döneminde, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması konusunun hiçbir zaman bilincine varmayacaklardır. 1945’de, Birleşmiş Milletler’in kurulması sırasında, Kürdistan’ın bu yapısında hiçbir değişiklik olmaması dikkate değer bir durumdur. Resmi ideolojinin eğitimiyle, bu içerikte sosyal bilimler bu doğrultuda sosyal bilimciler yetiştirilmek istenmektedir.

Bilimin Niteliği, “Pür bilim olmaz” İtirazı

1970’lerde, Kürdler, bir toplumsal olgu olarak dile getirildiği zaman, bazı saygın sosyalbilimciler, “pür bilim olmaz, devletin endişelerini, siyasetin gereklerini de dikkatlerden uzak tutmamak gerekir” diyorlardı. Halbuki bilim pür olmalıdır. Bilim sınırsız bir düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü ortamında üretilebilir. Özgür eleştiri kurumlaşmalıdır. Bilim ortamı ancak böyle oluşur. Ayrımcılık yapmak, hakaret, ırkçılık… ise, ifade özgürlüğü kavramı çerçevesinde değerlendirilemez.

“Pür bilim olmaz” anlayışı bugün, Türk Başbakanı Recep Tayip Erdoğan tarafından, “hassasiyetlerimiz var” şeklinde ifade edilmektedir. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Uluslararası Basın Enstitüsü, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Uluslararası AF Örgütü, ABD Dışişleri Bakanlığı Yıllık İnsan Hakları Raporu… gibi kurumlar, Türkiye’de ifade özgürlüğüne dikkat çekince, “bazı hassasiyetlerimiz var, bu hassasiyetlerimize dikkat edilmelidir. Bizimle ilişki kurulurken bu hassasiyetlerimize dikkat edilmelidir…” denilmektedir. Geçmişte, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit… gibi Türk Başbakanları da benzer endişeleri dile getiriyorlardı.

Halbuki, bilim pür olmalıdır. İfade özgürlüğü, özgür eleştiri kurumlaşmalıdır. Çünkü, “hassasiyetleri dikkate alalım, ifade özgürlüğünde sınırlamalar yapalım…” dediğinizde, bunun sonu gelmez. Herkesin farklı hassasiyetleri vardır. Bu da ifade özgürlüğünü, giderek bilimi üretme sürecini boğar. Ama, ifade özgürlüğü evrensel bir değerdir. Bilim, ancak ifade özgürlüğünün, özgür eleştirinin kurumlaşması sürecinde üretilebilir. İfade açıklamalarına yasaklar getirildiği zaman da, bu yasakların irdelenmesi, bu yasaklarla hangi ilişkilerin gizli tutulmaya çalışıldığının sorgulanması gerekir.

Bilim, pür olmalıdır, pür bilim olmalıdır. Böyle bir süreçte, birtakım baskılarla karşılaşmak, söz konusu olabilir. Hiçbir konferansa, kongreye davet edilmiyor olabilirsiniz. Kitabınızı yayımlamıyor olabilirsiniz. Yayımladığınız zaman da kitabınızın, yazınızın hiçbir alıcısı bulunmayabilir. Ama, bilim böyle bir süreçte gelişir. Bilim yöntemi böyle bir süreçte kurumlaşır. Bunun, nicelik değil, nitelik sorunu olduğu besbellidir.

İfade Özgürlüğü, Sansür, Otosansür

Düşün yasaklarının temel işlevi, ifade özgürlüğünü kısıtlamak, bazı durumlarda da tamamen ortadan kaldırmaktır. Düşün yasakları, sansür, otosansür kurumlarıyla yakından ilgilidir.

Devlet-hükümet, bazı haberleri, yorumları, yazıları, kitapları önceden denetime tabi tutarak yayımlanmasına izin vermeyebilir. Yazıları, kitapları, haberleri, yorumları, yayımdan önce denetimden geçiren bir komisyon da vardır. Bu komisyonun izin vermediği yazılar, haberler, yorumlar yayımlanmaz.

Sansürün sistematik olarak işletilmesiyle kamuoyu çok şey kaybeder. İnsanlar, ülkede veya dünyanın çeşitli yerlerinde cereyan eden olaylardan, haberdar olmaz. Bazı önemli konularda, devletin iş politikası, dış politikası hakkında bilgi sahibi olmaz. Bunlar, elbette, vatandaşlar için bir kayıptır. Sansürü, devlet ve hükümet için de kayıp oluşturan bir uygulama olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü, sağlıklı bir eleştiriyle karşılaşmadığı için, devlet ve hükümet, politikalarını, uygulamalarını dizginsiz olarak sürdürür. Bu da ileride çok daha ağır sorunların patlak vermesine neden olabilir.

Sansür, şüphesiz, anti-demokratik bir uygulamadır. Devletler, uluslar arası planda fazla tepki çekmemek için, sansürü kaldırdıklarını, özgürlükler alanını genişlettiklerini söylerler. Ama, ifade açıklamaları üzerindeki baskıları sürdürürler. Sansür kurumu işletilirken, haberler, yazılar, kitaplar, yayımlanmadan önce denetlenir ve yayına izin verilir veya verilmez. Sansürün kaldırılmasından sonraysa, yazılar, kitaplar, haberler, yorumlar vs. yayımlanır. Ama yayımdan sonra, ilgili yazı, kitap, yorum… hakkında toplatma kararı verilir, soruşturma, dava açılır. Bunun için, ceza kanununda, basın kanununda, terörle mücadele kanunu gibi kanunlarda, ayrıntılı maddeler vardır. Kitapların, yazıların, haberlerin, hangi hallerde toplatılacağı, soruşturma ve dava konusu olacağı hakkında ayrıntılı hükümler vardır.

İşte, yazarla, gazeteciler, bu tür idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmamak için otosansür yaparlar. Yani kendi düşüncelerine kendileri yasak koyarlar. Otosansür, yazarın, basın mensubunun, fikri oluşumunda çok büyük bir kayıp oluşturur. Sansür makro düzeyde etkiler yaratırken, otosansür başta mikro düzeyde etkiler yaratır. Yaratıcılığı eleştirel tutumu tamamen yok eder. Yazarı, basın mensubunu, ilgili kişiyi iktidara hizmet eden, bir kişi haline getirir. Bunun da giderek makro düzeyde etkiler yaratacağı açıktır.

Sansürle önceden denetim söz konusuyken, sansürün kaldırılmasıyla, yatımdan sonra denetim başlar. Devlet açısından ve düşün insanları Açısından ikincisi daha iyi bir durumdur. Çünkü bazı risklere rağmen, bazı insanlar düşüncelerini açıklama fırsatı bulurlar. Devlet ve hükümet politikalarını, uygulamalarını, eleştirirler. Bu da giderek devlet ve hükümet için de olumlu sonuçlar doğurur.

Bugün Türkiye’de sansür kurumu bazı durumlarda fiili olarak işletilmektedir. Hükümetin, iktidarın yayımını istemediği haberler, basın tarafından yayımlanmamaktadır. Otosansür ise yoğun ve yaygın bir şekilde devam etmektedir. İnsanlar, özel sohbetlerinde dile getirdikleri bazı düşünceleri yazılarında söz konusu etmemektedir. Otosansür, eleştirel düşünceyi, yaratıcılığı yok eden bir tutumdur. Bilimsel düşünceye, sanatsal gelişmelere aykırı bir tutumdur. Ama, bazı kişiler, araştırmacılar, basın mensupları, risk alarak, sansürün yarattığı durumu ortamı aşabilirler. Otosansüre başvurmayabilirler. Bu, nicelikle ilgili bir konu değildir. Nitelikle ilgilidir. Nitelikli bir tutumun zamanla, niceliği geliştireceği de açıktır.

Otosansür bir ülkede, düşün hayatını kurutan, çölleştiren, bilimi, sanatı, gerileten, zayıflatan bir ortam yaratır. Yazarlar, bilim adamları ve sanatçılar için, giderek devlet ve hükümet için en elverişsiz ortam budur.

Resmi ideoloji Bilimin kavramlarıyla, bilim yöntemiyle eleştirilmelidir

Sosyal bilimlerin gelişmesine yol verecek temel tutum, resmi ideolojinin eleştirisidir. Resmi ideoloji, bilimin kavramlarıyla, eleştirilmelidir. Düşün yasakları gündeme geldiği zaman, bu yasakların, siyasal sistemde, toplumsal ilişkilerde, neyi gizlediği, hangi ilişkilerin gizli kalması için çaba sarfedildiği incelenmeli, sorgulanmalıdır. Türk siyasal hayatı bu bakımdan incelenmelidir. Hangi konuların incelenmesine yasaklar getirilmiş, bu yasaklar ne zaman hafifletilmiştir… Yasaklar hala hangi konularda sürdürülmektedir? İncelenmesi gerekir.

Türkiye’de, üniversite, sosyal bilimler, sosyal bilimciler düşün yasaklarını hiç eleştirmemişlerdir. Düşün yasaklarını içselleştirmişlerdir. Düşün yasaklarının doğal olduğu konusunda bir içselleşme vardır. Üniversite, sosyal bilimler, düşün yasaklarını İnsan Hakları kurumlarının, İnsan Hakları savunucularını bir meşgalesi olarak algılamaktadırlar. Türk düşün hayatıyla, Türk düşün tarihiyle ilgilenenlerin düşün yasaklarını hiç gündeme getirmemeleri, düşün yasaklarını eleştirmemeleri dikkate değer bir konudur.

Halbuki bilimin temel koşulu ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü bilim ortamının oluşması için hem gerekli hem de yeterli bir koşuldur. Bilim ortamının oluşması ise resmi ideolojinin eleştirilmesinin gerekli kılar.

No nuşte 1496 rey wanîyayo
No nuşte hema şîrove nêbîyo.