zazaki.net
19 Oktobre 2017 Panşeme

Îsmaîl Beşîkçî / Nuştox

Soykırımlar ve Devletsiz Halklar

04 Teşrîne 2014 Sêşeme 18:05

Dünyada ilk soykırım 1915’de, Osmanlı Devleti’nde, İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Ermenilere karşı yapıldı. Bir buçuk milyon civarında Ermeni soykırımla yok edildi. Ermeniler, binlerce yıldan beri yaşadıkları topraklardan koparılıp atıldılar.

Dünyada ikinci soykırım, İkinci Dünya Savaşı döneminde, Almanya’da yaşandı. Beş milyon civarında Yahudi, Nazi yönetimi tarafından soykırımla yok edildi.

Ermeni soykırımının ve Yahudi soykırımının ortak bir yönü var. Soykırımlara uğradığı dönemde, her iki halk da bir devlete sahip değildi. İki soykırım arasında önemli farklar da vardır. Ermeniler, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda soykırıma uğramışlardır. Yahudiler ise, İsa’dan önceki yıllardan itibaren özellikle Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde dünyanın dört bir yanına dağılmış bir halktır. Sığındıkları, yerleştikleri her ülkede baskıyla karşılaşmışlar, Almanya’da soykırıma uğramışlardır.

Bu iki soykırımı gerçekleştirenler büyük devletlerdi. Osmanlı Devleti, zamanın koşullarına göre büyük bir devletti. Zamanı koşullarına göre Almanya da büyük bir devletti.

Günümüzde soykırımlar artık küçük devletler tarafından da yapılabiliyor. 16 Mart 1988’de, Güney Kürdistan’da Halepçe’de, Saddam Hüseyin rejimi tarafından, Kürdlere soykırım yapıldı. Enfal, İslam yönetimi tarafından yaşama geçirilen bir soykırımdır.

Irak’ta, 1983 yılından itibaren başlanan , “hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz, daha büyük, daha kitlesel ölümler yaratır” araştırmaları sürecinde yaşanan ölümler, Halepçe’de yaşanan ölümlerden çok daha fazladır. Bu araştırmalar hep Kürd köyleri ve cezaevlerindeki Kürd mahkumlar üzerinde yapılmıştı. Süleymaniye Yüksek Merkez Güvenlik Karargahı, laboratuar olarak kullanılıyordu. Demokratik batı ülkelerinde bu tür çalışmalar, laboratuarlarda, fareler üzerinde yapılıyordu. Saddam Hüseyin rejimi, deney birimi olarak, Kürd köylerini ve cezaevlerindeki Kürd mahkumları kullanıyordu.

16 Mart 1988’de, 6000’den (altıbin) fazla Kürd bir çırpıda zehirli gazlarla boğuldu. 1983’ten itibaren, bu deneyler sürecinde, katledilen Kürdlerin sayısı altıbinden çok fazladır. Bu zamana ve mekana yayılmış bir soykırımdır.

1988’den sonra, Halepçe’de, zehirli gazların etkisiyle sakat kalanların, ölen çocukların sayısı onbinlercedir. Doğan bebeklerin bazıları üç saat, bazıları 3 gün, bazıları üç hafta yaşayabilmektedir. Sakat çocukların sayısı çoktur. Arazinin, toprağın zehirlenmesi ayrı bir konudur.

Kürdler de, kendi ülkelerinde, Kürdistan’da, baskıyla, zulümlerle, soykırımlarla karşılaşmaktadır. Kendi ülkesinde soykırımlarla karşılaşmak, Kürd soykırımıyla, Ermeni soykırımını birbirlerine benzer kılmaktadır.

Bugün, Elazığ, Erzurum, Van, Bitlis, Muş, Bingöl, Dersim, Diyarbakır gibi yörelere, Kürdler Kürdistan/Kuzey Kürdistan, Ermeniler Batı Ermenistan diyor. Baskın Oran Hoca, 1839’dan 1915’e Yuvarlanan Süreç yazısında 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin, İngilizce ve Fransızca metinlerinde, Vilayat-ı Sitte olarak adlandırılan Sivas, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Bitlis, Van illerinin Ermeni illeri olarak adlandırıldığını yazar (Öncesi ve Sonrası İle 1915 İnkar ve Yüzleşme kitabı içinde s. 38, Ütopya Yayınevi, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Editörler: Sait Çetinoğlu, Mahmut Konuk)

Aslında, coğrafya’ya bakıldığında, Kürdlerle Ermenilerin bir arada yaşadıkları görülmektedir. Kürdler, 1915’den sonra buralara gelmediler. Zaten buralarda Kürdler de yaşıyordu. Kürdler daha çok kırsal alanlarda, hayvancılık yapıyor. Ermeniler, şehirlerde, ticaretle, zanaatla uğraşıyor. Kırsal alanlarda tarımla uğraşanlar yine daha çok Ermenilerdir. Van Gölü’nü merkeze aldığımıza, Kuzeye doğru gidildikçe Ermeni nüfusun, Güneye doğru inildikçe Kürd nüfusun arttığı görülmektedir. Güneye doğru inildikçe Kürdler ve Ermeniler yanında Asuri-Süryanilerin, Keldanilerin, Nasturilerin varlığı da dikkatlerden ırak değildir. Ezidi Kürdlerin de Van Gölü’nün güney taraflarında yaşadıkları söylenebilir. 1915 ve sonrasında şöyle bir süreç yaşanmış olabilir. Ermenilerden kalan toprakların yağmalanması sürecinde Kürdlerin, Kuzeydoğu’ya doğru hareketi, kırsal alanlardan da şehirlere doğru hareketi artmış olabilir. Bütün bu gelişmeleri Kürdler, Ermeniler, Süryaniler konuşmalı, tartışmalıdır.

Ermenistan’da, Erivan’da, Ermeni Soykırım Anıtı’nın olduğu yerde bir enstitü kuruluyor. Soykırım Enstitüsü. Yeni bir kurumlaşma… Bu enstitünün, sadece, Ermeni soykırımına ilişkin bilgiler, belgeler, materyaller toplamayacağı, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan soykırımlara ilişkin çalışmalar yapacağı vurgulanıyor.

1994 yılında, Afrika’da, Ruanda’da, devletin sahibi Hutu yönetimi, Tutsilere karşı bir soykırım gerçekleştirdi. 800 binden fazla Tutsi soykırımla yok edildi. Ruanda’da ve Burindi’de nüfusun büyük bir kısmını Hutular oluşturmaktadır. Her iki ülkede de nüfusun % 85 kadarını Hutular oluşturmaktadır.

1995’de, Yugoslavya’da, Srebrenica’da, Sırp yönetimi tarafından Boşnaklara soykırım yapıldı.

2000’lerde, Sudan’da, Darfur’da, (Furların evi) yaşanan da soykırımdır. Müslüman olan ama Arap olmayan Furlara karşı El-Beşir yönetimi soykırım yaptı.

Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) Haziran 2014 başlarında, Şengal’de, Ezidi Kürdlere karşı soykırım gerçekleştirdi. Birleşmiş Milletler’in verdiği rakamlara göre, 5000 (beşbin) Ezidi erkeği katledilmiş, 5000-7000 Ezidi kadını kaçırılmış, bir kısmı pazarlarda köle olarak satılmıştır.

Bütün bu örnekler, açıkça gösteriyor ki, geçmişte ve günümüzde soykırıma uğrayan halkların hepsi de devletsiz olan halklardır.

IŞİD şimdiye kadar hep Kürdlere saldırmıştır. Şimdiya kadar, IŞİD’in Şii köylerine karşı bir saldırısı olmamıştır. IŞİD’le savaşanlar da sadece Kürdlerdir.

Ermeniler gündeme geldiği zaman şu konu da irdelenmelidir. Osmanlı Ermenistanı, Rus Ermenistanı. Bir halk/millet, tarihin belirli bir dönemine, bölünmeye, parçalanmaya ve paylaşılmaya uğramışsa, bu, o toplum için çok büyük yıkıntılar getirmektedir. Bu artık, kendini durmadan üreten, çoğaltan, büyüten bir durum yaratmaktadır. Bu süreçte, coğrafi parçalanma yanında, toplumsal parçalanmalar da artmaktadır. Bu toplumların artık derlenmesi toparlanması zorlaşmaktadır. Çünkü örneğin, Rusya, el altından, Osmanlı Ermenilerini kışkırtırken, Osmanlı ‘da Rus Ermenilerini kışkırtmaktadır. Bunlar da bölünmenin, paylaşılmanın sürüp gitmesini sağlamaktadır.

Bölünme, parçalanma ve paylaşılma Kürdler/Kürdistan için de büyük bir sorundur. Kürdlerin/Kürdistan’ın da dört parçalı olduğu bilinmektedir. Bu, Ermeni/Ermenistan sorunuyla, Kürd/Kürdistan sorununun benzer bir yönüdür. Dört parçalı derken, Kafkasya’daki, Ermenistan’la Karabağ arasındaki Kızıl Kürdistan’ı da unutmamak gerekir. Kızıl Kürdistan nasıl kuruldu, nasıl iptal edildi ve daha sonraki gelişmeler… Kızıl Kürdistan’ın iptalinden sonra Karabağ’a, sonuçta Azerbaycan’a bağlanması, Erivan Radyosu’nun, 1955’de Kürdçe yayına başlaması, 1992 Ermeni-Azeri savaşında Kürdlerin mağduriyeti dikkatlerden uzak olmayan konulardır.

Bu halklar, zayıf, güçsüz göründükleri için soykırımlara uğramaktadırlar. Devlet, devlet olmak bu halklara ne sağlayacaktır? Her şeyden önce güvenlik gücü sağlayacaktır. Halkın/milletin, ordu, jandarma, polis gibi güvenlik gücü olacaktır. Bu güvenlik güçleri, halkı/milleti, dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruyacak, caydırıcı güç olacaktır.

Gerilla ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar yaygın olursa olsun, sonuçta illegaldir. İllegal olduğu için, her yerde, her zaman değildir. Devlet olduğu zaman, ordu, polis, jandarma gibi güvenlik güçleri, legal olacaktır, meşru olacaktır.

Zaten gerilla mücadelesi sonunda, devletleşme gündeme geldiği zaman, gerilla güçlerinin legal güvenlik güçlerine dönüştüğü görülmektedir. Örneğin, Filistin’de, el Fetih gibi gerilla güçleri, oluşan Filistin devletinin güvenlik gücü haline gelmişlerdir. Güney Kürdistan’da da, devletleşme sürecinde, peşmerge güçlerinin de, ordu, polis, jandarma güçlerine, asayiş güçlerine dönüştüğü görülmektedir.

Soykırımlarla karşılaşan halklar/milletler-devlet ilişkisi incelenirken, şu ilişkilere bakmak da gerekli olacaktır.

İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk etnisi odağında, Türk esasına göre, yeniden organize etmek gibi bir düşüncesi vardı. Adriyatik Denizi’nden Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama bu imparatorluk içinde, sadece Türkler yaşayacaktı. Türk İmparatorluğu. İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı ekonomisini millileştirmek gibi bir düşüncesi, projesi daha vardı.

Böyle bir tasarımın yaşama geçirilmesinde çok önemli pürüzler olduğu açıktır. Zira Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Rum, Ermeni, Asuri, Süryani gibi Hıristiyan halklar, Yahudiler yaşıyordu. Ve bunlar nüfusun önemli bir bölümünü teşkil ediyordu. O zaman Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Rumlara karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Ermenilere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Çoğunluğu Müslüman olan ama Türk olmayan Kürtlere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı? Kürtlerin bir kısmının kendilerini Reya Heq olarak takdim ettikleri, bir kısmının da Ezidi olduğu bilinmektedir. Türk veya Kürt olan ama Müslüman olmayan Alevilere ve Ezidilere karşı nasıl bir politika uygulanacaktı?

Bunlar İttihat ve Terakki’nin 1908’den sonra, yani II. Meşrutiyet’ten itibaren kafasını çok kurcalayan sorunlardı. İttihat ve Terakki Fırkası’nın Merkez-i Umumisinin hiç değişmeyen üç adamı, Doktor Bahattin Şakir, Doktor Nazım ve Ziya Gökalp bu konu üzerinde çok çalıştılar. Bu konularla ilgili planlar projeler hazırladılar. 1911-12 Trablusgarp ve Balkan Savaşları döneminde, özellikle 1912 Balkan yenilgisinden sonra bu konular üzerinde daha yoğun daha kapsamlı çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalardan sonra varılan sonuç şudur: Karadeniz havalisindeki Rum Pontuslar, Kapadokya’daki Rumlar, Ege’deki Rumlar sürgün edilecek. Ermeni nüfus tehcir uygulamaları sürecinde tamamen çürütülecek, yok edilecek. Asuri-Süryani gibi diğer Hıristiyan halklara ve Ezidilere karşı da benzer politikalar uygulanacak. Kürtlerin çoğunluğu Müslüman olduğu için asimile edilmeleri kolaydır. Kürdler Türklüğe asimile edilecek. Kendilerini Reya Heq olarak tanıtan Aleviler ve Ezidi Kürdler Müslümanlığa asimile edilecek. Rumlardan ve Hıristiyanlardan kalan taşınmaz mallara el konulacak, diğer zenginliklere el konulacak, böylece Osmanlı ekonomisi millileştirilmiş olacak.

Burada Rumlara ve Ermenilere uygulanan farklı politikalara dikkat çekmek gerekir. Rumlara sürgün, Ermenilere tehcir adı altında soykırım… Sürgünler de devlet terörü eşliğinde yürütülen bir politikadır ama sonuçta sürgündür. Bu arada Rum Pontuslara uygulanan politikanın soykırım olduğu da söylenebilir.

Rumlara uygulanan politikanın soykırım olması kanımca şu konuyla ilgilidir. İttihatçılar şöyle düşünmektedir: Yunanistan diye bir devlet vardır. Böyle bir politika bizi dünya karşısında zor durumda bırakabilir. Yunanistan’ın uluslar arası ilişkiler sürecinde bizi eleştirmesi, suçlaması bazı sıkıntılar yaratabilir. Bu bakımdan Rumları Ege adalarına, Yunanistan’a sürmek soykırıma nazaran daha iyi olabilir.

Ermeniler ise uluslararası bir desteğe sahip değildir. Örneğin 1894 Sason direnişi sırasında Ermeniler çok büyük katliamlarla karşı karşıya kalmışlardır ama Osmanlı yönetimi uluslararası ilişkiler sürecinde herhangi bir eleştiriyle suçlamayla karşılaşmamıştır. 1896’da, İstanbul’da Ermeni milliyetçilerinin Osmanlı Bankası’na yaptıkları baskından sonra Ermeniler yine büyük katliamlarla karşılaşmışlardır. Uluslararası büyük güçler bu katliamları da görmezlikten duymazlıktan bilmezlikten gelmişler, Osmanlı yönetimine bir eleştiri yöneltmemişlerdir.

Ermeniler 1909’da Kılikya’da yine yaygın katliamlarla karşılaşmışlardır. Bu dönemde de uluslararası etkili büyük güçler Osmanlı yönetimine karşı herhangi bir soru yöneltmemişlerdir.

Nazi yönetimi 1930’larda Yahudilere karşı soykırım planlarken bazı Naziler Hitler’e şöyle söylediler: “Bu planlar, projeler yaşama geçtiği zaman dünya karşısında zor durumlarda kalabiliriz. Dünyada bazı güçler bizi eleştirebilir…” Bu görüşlere karşı Hitler şöyle söylemiştir: “1915’te Osmanlı yönetimi, Türkler, Ermenilere karşı yaygın katliamlar yaptı. Bu süreçte Osmanlı Türklerine karşı dünyada kim bir şey söyledi, kim bir eleştiri, suçlama yöneltti?” (Hitler ve Ermeni Soykırımı, Kevork B. Bardakjian, Peri Yayınları, İstanbul, 2000).

Devlet sahibi olmamanın, o halka arka çıkacak bir güç olmamasının soykırımları tetiklediği açık bir gerçekliktir.

Bugün dünyada devlete sahip olmayan her halk soykırımlarla karşılaşabilir. Her devlet beraber yaşadıkları halka/halklara soykırım yapabilir. Bunu önlemenin tek yolu geçmişte yaşanan olaylarla yüzleşmektir. Genç kuşakların bu çerçevede eğitilmesi çok önemlidir.

Yukarıda Ermeni, Yahudi ve Kürd soykırımlarıyla ilgili bazı karşılaştırmalar yapıldı. Soykırımları yapılan masraflar açısından da değerlendirmek gerekir.

Naziler Yahudilere soykırım yapmak için çok büyük masraflar yapmışlardır. Naziler kötülüğü organize etmek için, insanları aşağılamak için çok büyük masraflar yapmışlardır. Cezaevleri kurmuşlar, hücreler, hücre içinde hücreler, dikenli teller, yeniden dikenli teller, tellere elektrik verilmesi, gözetleme kuleleri, zehirli gaz üreten fabrikalar, gaz odaları, borular, fırınlar, eriyen cesetlerden altın dişleri toplayan potalar, örneğin Yahudileri Auschwitz’e taşıyan demiryolları, çok büyük masraflar… Ermeni soykırımındaysa Osmanlı’nın, İttihat ve Terakki’nin yaptığı hiçbir masraf yoktur. Masraf sadece tehcir kafilelerindeki Teşkilatı Mahsusa unsurlarının yol masraflarıdır.

Saddam Hüseyin rejimi döneminde “hangi gaz daha zehirlidir?” araştırmaları, deneyleri sırasında da önemli bir masraf yapıldığı söylenebilir.

Ermeni soykırımı gündeme geldiği zaman bir konuya daha değinmek gerekmektedir: Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “hasta adam” olarak değerlendirilmektedir. Rus çarları tarafından ortaya atılan bu kavram, Batılı siyasetçiler tarafından da kullanılmaktadır. 1915 öncesini ve sonrasını bu kavram açısından değerlendirmek gerekir. Ermenilere uygulanan soykırımlar, Rumlara uygulanan sürgün, “hasta adam”ın yapacağı işler midir? Burada büyük bir saldırganlık vardır. Hasta adam takatsizdir. Etrafına böyle saldırılar yapamaz. “Hasta adam” kavramını bu ilişkiler açısından yeniden değerlendirmek gerekir.

Bütün bunlar, yukarıda kurulma aşamasında olduğu vurgulanan Soykırım Enstitüsü’nün çalışmaları kapsamında olmalıdır.

No nuşte 1769 rey wanîyayo
No nuşte hema şîrove nêbîyo.