zazaki.net
19 Oktobre 2017 Panşeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
16 Teşrîne 2014 Yewşeme 20:08

SORGUDA - V

Roşan Lezgîn

Ben farkında değildim ama son kez işkence faslından geçmiştim. Elbiselerimi giymemi söylediler. Kaldığım odaya götürdüklerinde ayakta duracak halde değildim. Ellerimi dizlerimin arasına alarak, dizlerimi de karnıma çekmiş anne karnındaki bebek pozisyonunda beton zeminde yattım öylece.

Ertesi gün beni yine o küçük odaya aldılar. Masanın arkasında yakışıklı olanı oturuyordu. Hemen yanıma da resmi üniformasıyla başka bir astsubay oturdu. Subay, evimden aldıkları dergilerimden Vate dergisinin onuncu sayısını bana doğru uzattı. “Ez û Yeşîl Helîkoptere de” (Benle Yeşil Helikopterde) başlıklı yazıda neler anlatıldığını çevirmemi istedi. Böylece aldıkları kitap, gazete ve dergilerimi didiklediklerini de anlamış oldum. Bu, daha önce okuduğum, bildiğim bir yazıydı. Hişyar Pîran adında bir vatandaş, hasta eşini Pîrajman köyündeki ziyarete götürürken operasyonun içine düşüveriyor. Birçok vahşi cinayetle anılan, MİT ve JİTEM’e çalışan Yeşil diye bilinen Mahmut Yıldırım ile aynı helikopterle Diyarbekır’e götürülüyor. Yazıyı cümle cümle tercüme ettim. Yazının bir yerinde Yeşil, “Bahtiyar, şu ahmak askere söyle gidip o hamile kadını alsın getirsin!” diyor. Burayı çevirirken “ahmak asker” ibaresini vurgulu bir şekilde söyledim. Adam kızardı ama gülümsemekle yetindi.

İşkence süreçlerinden edindiğim tecrübeye dayanarak yöntem olarak üç çeşit işkence olduğunu söyleyebilirim. Birincisi, herkesin uygulayabileceği, en çok kullanılan kaba işkencedir. Korkutarak, acı vererek konuşmasını, itiraf etmesini sağlıyorlar. İkincisi, iyi derecede uzmanlık isteyen ve çeşitli aşamaları olan “köpekleştirme” diye adlandırabileceğim yöntemdir. Önce kişinin özgüveni, iradesi tamamen kırılır, kişilik olarak hiçleştirilir. Daha sonra kurtarıcı rolü oynanılarak hiçleşmiş bireyi, otoriteye veya otoriteyi temsil eden kişiye bağlarlar. Üçüncüsü ise, itiraf etmeyecek kadar inançlı, aynı zamanda köpekleşmeyecek kadar da donanımlı, güçlü kişiliğe sahip olanları da daha çok imha etmeye, bu mümkün olmazsa, zarar vermeye, psikolojisini bozmaya çalışılırlar.

İşkence sürecinde daha çok psikolojik durumumu bozmak için genelde Kürtler üzerine konuşuyorlardı. Gerek birey gerekse toplum olarak Kürtlerin zaaflarını, zayıflıklarını yüzüme vurmaya çalışıyorlardı. Örneğin, Kürtlerin birbirini sevmediğini, birbirlerini şikâyet etmede hevesli olduklarını, birlik olamadıklarından hiçbir zaman bir yönetime de sahip olamayacaklarını, ihanetçi olduklarını, örnekler sunarak veya tanık oldukları öykülerle destekleyerek anlatıyorlardı. Söz gelimi, şu zamanda filanca yerde şöyle şöyle ihbarcıların olduğunu, on yıl kadar örgütte komutanlık yapmış şahsı aldıklarında on dakikada çözüldüğünü, şöyle şöyle yaptığını falan anlatıyorlardı. Filanca işadamının onları yemeğe davet ettiğinde on yaşlarında yoksul bir kız çocuğunun masalarına gelerek kalem satmak istediğini, beş yüz bin liralık faturayı seve seve ödeyen işadamının küçük kızı tiksintiyle kovduğunu ama kendisinin kızın peşinden giderek cebinden çıkarıp on lirayı vererek tüm kalemlerini aldığını, işte elindeki kalemin bunlardan biri olduğunu anlatıyordu.

Tabi bütün bunları dinlemek milletini seven, milliyetine bağlı biri için kolay değildi. Etkilenmiyordum diyemem. Ezilen ulusa, ezilen kültüre mensup olmak zaten öyle kolay bir şey değildir. Ezilen ulusların, ezilen kültüre mensup olanların övünç duyacağı, gururlanacağı şeyleri azdır. En önemlisi devletleri yoktur, sahipsizdirler. Yine bayrak gibi gururlanacakları ulusal sembolleri yasaklıdır. Örneğin, bir milli maçta ulusal marşı çalınmamıştır hiç, bu tür duyguları yaşamamıştır sömürge insanı. Millet olarak kaçakçılık, şakilik, terör gibi kriminal şeylerle anılmıştır, aşağılanmıştır. Sürekli egemen ulusun tahakkümü altında yaşamaktan dolayı milli kimliği olgunlaşmamıştır, bilinci yaralıdır…

Egemen ulus-ezilen ulus karşılaştırmalı durumunun bilincindeydim. Söylediklerini dinledikten sonra ben de örnekler sunarak iddialarını çürütmeye çalışıyordum. Türklerin devlet sahibi egemen bir ulus olduğunu, Kürtlerin de devletsiz ve ezilen bir ulus olduğunu, ezilen ulus olarak Kürtlerin çok ağır baskı altında, hep kötü şartlarda yaşadıklarını, bundan dolayı kimi zaaflarının olmasının normal olduğunu anlatıyordum. Hatta Kürtlerin yerinde Türkler olmuş olsaydı çoktan yitip gideceklerini söylüyordum. İhanetin ise biyolojik, ırksal bir olgu olmadığını, duruma, şartlara, anlayış, fikir ve ilkelere göre değiştiğini, bunun sadece Kürtlere ait olmadığını, örneğin, İstiklal Mahkemesi’nde birçok Türkün “vatan hainliği” suçuyla idam edildiğini, bunun sabit olduğunu söylüyordum. Yine, tam o günlerde “hortumculuk” olayı gündemdeydi. Emekli askerlerin yönetim kurullarında olduğu birçok özel banka yüksek faiz vaadiyle büyük meblağlarda para topladıktan sonra, iflas ettik diyerek, milletin parasını hortumladığını, işte, asıl “ihanet”in bu olduğunu söylediğimde, sırf cevap olsun diye “Onlar yesin canım. Millette para çok” diyerek cevabımı sulandırmaya çalışıyorlardı bu kez.

Küfür ve hakaretlerine olduğu gibi mukabele edemezdim ama onları uyarıyordum. Örneğin, anneme küfür ettiğinde “Annem, çocuğu gibi seni başından öptü. Başkasının annesine küfrederken kendi anneni hatırla hele!” dedim. Ama uyguladıkları şiddete dayanmaktan başka çarem yoktu. Kimi zaman dayanamaz duruma geldiğimde “Öldürün beni” diyordum.

Netice, bana bir tomar kâğıt gösterdi, “İmzala” dedi. Bu kadar kağıt ne ola ki diye sorunca, “Sen yazarsın ya. İşte biz de senin için bir senaryo yazdık. Bakalım beğenecek misin?” dedi. Okumak istedim ama “Hayır! Sadece imzala” dedi.

Bir süre önce, HADEP’ten seçilen Diyarbekır Büyükşehir Belediye başkanı da dâhil birçok belediye başkanı şehir içinde yapılan askeri bir operasyonla gözaltına alınmıştı. Meğerse beni gözaltına alıp sorgulayan aynı bu ekip o operasyonu yapmış ve sorgulandığım bu yerde sorgulanmışlar. O zamanlar geçirdiği trafik kazasından dolayı bir bacağı alçıda olan Büyükşehir Belediye başkanını kastederek “Topal ayağını …min adamına iyi muamelede bulunduk ama çıktıktan sonra ‘kötü muamele gördük’ dedi. Eğer sen de böyle bir şey yaparsan, seni ve o avukatını yok ederiz!” diye tehdit etti.

Büyükşehir Belediye başkanı da dâhil birkaç farklı kişiye mesajlarının olduğunu, gidince onlara ulaştırmamı söyledi. Örneğin, o dönem Başbakan yardımcısı olan Devlet Bahçeli’nin Diyarbekır’i ziyaret ederken, Başbakanlık özel bütçesinden verdiği çekin akıbetinin ne olduğunu, filanca kişinin karısının kimlerle ilişkisi olduğunu, öbürünün bilmem nesini, bir diğerinin şu şu gibi şeylerini anlattı. Bunların bir kısmı, kamuoyunca bilinen kişilerdi. Ben de onları tanıyordum. Anlattıklarını onlara ulaştırmamı söyledi ama “Asla yapmam” dedim. “Çok istiyorsan kendin söyle” diye ekledim. Devlet Bahçeli’nin verdiği çek, mahkeme konusu olup basında yer aldığından dolayı burada işaret ettim. Anlattığı şeylerin kısmen doğru olduğunu sonradan öğrendim ama hiçbir yerde anlatmadım ve anlatmayacağım. Adam beni kullanarak bazı kişilerin yıpratılmasını, Kürt siyaseti içine fitne fesadın sokulmasını tasarlıyordu.

En sonunda ise, hiç utanmadan, sıkılmadan, kendilerine yakın dursam, dostluk kursak benim için de onlar için de çok yararlı olacağını, her zaman işlerimi kolaylaştıracaklarını falan söyledi. Tiksintiyle yüzüne bakınca yanımda oturan astsubaya bakarak “Bununla da konuşulmaz ki!” dedi. Sonra yine bana dönerek “Burada böyleysen, zaten dışarıda seninle hiç konuşulmaz” diye ekledi.   

Gözlerimi bağlamadan bekletildiğim odaya alındım yine. O odanın da penceresi falan yoktu. Demek ki tamamen yeraltındaydık. Odada iki katlı asker ranzası da varmış meğer ama ben yeni görüyordum. Asker herhangi bir şey demeyince ranzanın alt katına oturdum. Biraz sonra, ilk kez bir bardak su ile yarım somun ekmek ikram ettiler. İçine kattıkları bir kaç parça salatalık, soğan kokuyordu. Büyük ihtimalle garnizon mutfağında öğle yemeği için hazırlık yapılırken soğan doğradıkları bıçak ile salatalık doğramışlar diye düşündüm. Bu yerlerde bu gibi basit ayrıntılar çok önemlidir. Örneğin, bu soğan kokusundan saatin gündüz on bir civarında olduğunu tahmin ettim.

Önce ekmeği almak istememiştim ama “Ye, açlıktan ölürsün!” diye ısrar edince aldım. Avuç içi kadar sünger gibi somunu suyun yardımıyla yarım saatte ancak yutabildim. Çene kemiğim çalışmıyordu ya da ısırıp çiğneyecek gücüm kalmamıştı. Boğazım kurumuş, daralmıştı. Yutamıyordum. Zor bela ekmeği yedikten sonra uzanır uzanmaz kendimden geçtim.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Beni kaldırıp yeniden evrak odasına götürdüler. Odada turşu gibi suratıyla resmi üniformalı yağız esmer bir yüzbaşı oturuyordu. Sözde ifade tutanaklarım arasından iki yaprak çıkardı, “İmzala!” dedi. Büyük ihtimalle benim için uydurdukları “senaryo”da kitabına uyduramadıkları sahte ifadelerimdeki çelişkileri tashih edip yeniden yazmışlardı. İmzaladım ve kalabalık askerlerin arasından tam kapıdan çıkarken “Suçsuz günahsız buraya getirmişsiniz beni, haksız yere vermediğim ifadeleri imzalatıyorsunuz” dedim. Adam yırtınırcasına “Lan senin kaşına gözüne mi aşığız? …çocuğu!” dedi.

Kirpi tipi araçla başka bir sivil subay ve birkaç asker eşliğinde daha yeni faaliyete geçmiş olan Büyükşehir Belediyesi bitişiğindeki DGM binasına giderken akşamüstüydü artık. Önce savcıya çıktık. Gözaltı ifadelerim gerçekten bir “senaryo”du. Tamamen deli saçması desem yerindedir. Bir tomar olan ifadelerimin dışında bir de bilgisayarımı boşaltıp dokuz diskete doldurdukları Word dosyalarının tümünü printer etmişlerdi. Şöyle A4 kağıdından oluşan yaklaşık 30 santimetre kalınlığında, çaprazlama kalın iple bağlanmış bir balyaydı artık yazılarım. Savcıyla konuşurken elimde olmadan gözlerim o kocaman balyadaydı hep. Sanki yüreğimi çıkarıp oraya koymuşlar gibiydi. Savcı, sözde gözaltı ifadelerimden kimi pasajları okudu. Reddettim, “Kolluk ifademi kabul etmiyorum” dedim. “Bana, ‘sen yazarsın biz de sana yakışır bir senaryo yazacağız’ dediler” diye ekledim. Dizlerimi de sıyırıp gösterdim, “Ağır işkence gördüm” dedim ama adamın çok işi vardı, umursamadı bile. Mesaisi mi bitiyordu ne, sekreteri de yoktu, kendisi yalnızdı odasında. Aceleyle kestirmeden bir şeyler karaladı, imzalattırdı. “Yallah, çık!” dedi.

Bomboş olan büyük bir odada beklerken emniyetçe sorgulanmış kalabalık bir grup Hizbullah örgütü elemanını getirdiler. Yüzleri duvara dönük birbirinden uzak bir şekilde dört duvarın dibinde çömelerek oturttular her birini. Birisinin pantolonu arkadan epeyce sökülmüş, avret yerleri görünüyordu. O zamanlar Diyarbekir Emniyet Müdürü cinayetinden sonra, Hizbullah örgütüne yönelik üst üste operasyonlar yapılıyordu. Onlar odayı doldurunca bizi koridora aldılar.

Epey zaman sonra netice nöbetçi hâkime çıktım. Hâkimin kaldığı oda, öyle bildiğimiz mahkeme salonu değildi. Geniş bir odada masanın arkasında oturmuş ifadelerime göz atıyordu galiba. Masasının üstünde ise, yine yazılarımdan oluşan kocaman balya vardı. Öyle ki sadece hâkimin saçı göründü önce. Bayan sekreteri biraz uzakta, yan taraflardaki bir masada oturmuştu. Hâkim, kafasını kaldırıp yüzüme bakmadan, balyayı işaret ederek, “Nedir bunlar, sen mi yazdın?” dedi. “Evet” dedim. “Hepsi edebi yazılar. Kürtçe ve Türkçedir. İnternetten indirdiklerim de var aralarında” dedim. Aynı anda “Gözaltında işkence gördüm” diyerek paçalarımı sıyırdım ama umurunda bile değildi adamın. Onun da çok acelesi vardı galiba ve en az savcı kadar sinirliydi. Başka da bir şey demeden “Çık dışarı, serbestsin” diyerek adeta kovdu beni. Belki de benden sonra kalabalık Hizbullahçı grubun ifadelerini almak için beni aradan çıkardı.

Tekrar Saraykapı garnizonuna gittik. Babacan başçavuş beni odasında sandalyede oturttu. Biraz sohbet ettik. Bu arada eşyalarımı teslim ederken çakmağım yoktu aralarında. Başçavuş kendi çakmağını vermek istedi ama kabul etmedim. Kol saatimi takarken, 21:00’ı gösteriyordu.

Kemerli kapıdan çıktım, şöyle on metre kadar ileride dikenli bariyerlerin yanındaki nöbetçi kulübesini de beş-on adım kadar geçmişken, arkadan asker “Abi dursana” diye seslendi. Açıkçası korktum. Kalın gövdeli asırlık dut ağaçlarını siper ederek hızla koşmayı, kaçmayı düşündüm ama ne bileyim, yine de durdum. Böyle tereddüt içindeyken, baktım kemerli kapıdan ayaklarında terlikleriyle şapkasız halde, hatta bir tanesi eşofmanıyla, üç asker koşarak bize doğru geliyor. Önce çakmağımı getiriyorlar sandım. Ama gelip yetiştiklerinde “Abi ya, hakkını helal et” deyince çok şaşırdım. Rüya mı görmüştüler, ne! Duygulandım. Gözlerim ıslandı, burnum aktı. Epey şaşkınlık içinde bekledim öylece. Sonra paçalarımı sıyırdım, kocaman kabuk bağlamış dizlerimi gösterdim. “Bakın hele! Bunu siz yaptınız. Nasıl helal ederim?” dediysem de içimdeki öfke eriyip gitti. Yüreğim yufkalaştı, sanki bu kadar işkenceyi ben görmemişim, bunca acıyı ben çekmemişim, mağdur olan ben değil de onlarmış gibi acıdım onlara.

Bir tanesi benimle Kürtçe konuştu, “Abi hani kaç çocuğun var diye soran vardı ya, o bendim işte” dedi. “Kurban olayım abi, hakkını helal et. Biz emir kuluyuz” dedi. Karslıydı çocuk. “Tamam, haydi gidin” dedim. Nöbetçi kulübesindekiler de yanımıza gelmişti. Sarıldık ve ayrıldım.

Saraykapı’dan caddeye girdim. Tek bir dükkân açıktı. Aşağıdan gelirken yolun sol tarafında ufak bir berber dükkânıydı bu. İçeri girdim. Kasetçalardan yüksek sesle arabesk bir parça çalınıyordu. İçerde sigara içip muhabbet eden üç genç beni görünce kireç kesildiler, donup kaldılar. Hemen teybi kapattılar. Koltuğa oturdum.

Aman Allah’ım! Aynada görünen ben olamazdım; mezardan çıkmış, cehennemden firar etmiş birisi olmalıydı. Uzamış sakalımın kıl dipleri sivilce bağlamış, iltihaplanmıştı. Zor bela tıraş edebildi berber çocuk.

Dağkapı’ya kadar yürüdüm. Oradan bir taksiye binip ev kapısını çaldığımda saat on buçuk civarıydı. Gece yarısı, yaklaşık bu saatlerde evimden alınmıştım, yine aynı vakitte sağ olarak evime dönmüştüm.

SORGUDA - I

SORGUDA - II

SORGUDA - III

SORGUDA - IV

SORGUDA - VI

SORGUDA-VII

Na xebere 2436 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
Xwedê te ji hemû xerabiyan biparêze
Gedeyê Qereklîsê
Merheba Roşan;

Min nivîsa te bêhnekî de xwend. Piştî ew qas zordariya dagirkeran va ye tu hê li ser lingên xwe bi dilpakiya xwe ve li ser zimanê xwe dixebitî. Her berhemeke te sertac e. Ked û xebatên te vala naçin.

Xwedê te ji hemû qeda û belayan biparêze. Jiyana te her û her wekî niha berhemdar be.

Silav li te be.
16 Teşrîne 2014 Yewşeme 23:13