zazaki.net
25 Êlule 2017 Dişeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
15 Teşrîne 2014 Şeme 13:51

SORGUDA-IV

Roşan Lezgîn

Bariyerli nizamiye kapısından geçtik, bir binanın yanında durduk. İçeri girmeden gözlerimi bağladılar ve bodrum katına indirdiler. Orada yaşadıklarımı anlatmaya çalışırken kimi şeyleri, kimi çirkin bölümleri anlatamayacağımı şimdiden belirtmeliyim.

Bodrum katında demir kapıdan geçtik. Beni bir odaya aldılar. Yüzüm duvara dönük kıpırdamadan beklememi söylediler. Aradan çok geçmeden, içinde klasörlerin konulduğu konsolu, masası ve sandalyeleri olan ama penceresi olmayan küçük kör bir odaya aldılar. Gözlerimi açtıklarında karşımda beni almaya gelenlerin arasındaki astsubayı gördüm. Kemer ve ayakkabı bağlarım dâhil üzerimdeki eşyaları aldılar. Kimlik bilgilerimi ve kimi başka sorular sorduktan sonra gözlerimi bağlayıp tekrar önceki odada yüzüm duvara dönük ayakta beklettiler. Ellerim kelepçeli değildi ama gözlerim bağlıydı. Nöbetimi tutan asker, kısık bir sesle, ayaklarım bitişik hazırolda beklememi ve hiç kıpırdamamı emretti. Az sonra demir kapı kapanınca uzun bir zaman kasetçalardan Tarkan’ın “Kuzu kuzu” şarkısı tekrarlandı durdu. Büyük ihtimalle operasyon yapan subaylar, beni askere teslim edip istirahata çekilmişlerdi.

Nöbetimi tutan asker, bir ara müziği kapattı ve “Kaç askerimizi öldürdün la?” diye bağırdı. Sanki okul okumamış biriydi, Türkçesi çok köylüceydi, Ankara veya Yozgat civarının Türkçesiydi galiba. “Bana mı diyorsun, ben mi asker öldürmüşüm?” deyince adam aniden köpürdü, “… goduğum, … çocuğu, sana diyom la, başka kim var burda?” diyerek üzerime yürüdü. Postalının ucuyla yandan diz altıma üst üste vurmaya başladı. Kemiğim o kadar incindi ki yüreğim sızladı. Adam ikide bir beni tekmeleyip yumruklamaya devam edince, makul bir dille, zamanında askerlik yaptığımı, şu an bir kardeşimin asker olduğunu, askerlik dışında elime silah almadığımı, şehirde yaşadığımı, çoluk çocuk sahibi olduğumu, suçsuz yere alıp getirildiğimi söyledim ama adam zır cahilin teki ve tam bir manyaktı. “La … goduğum, buraya gelen herkes suçsuzum diyo emme zoru görünce bülbül gibi de ütüyo!...” dedi. Takriben gece yarısı oraya gelmiştik. Büyük ihtimalle sabah saat dokuza kadar manyak askerin dayağı ve hakaretleri altında hazırolda bekledim. Bu süre içinde ayaklarım uyuştuğundan bir kere kaykılınca “Bu …le mi burada dayanacan la?” diyerek postalının sivri ucuyla diz kemiklerime saymaya başladı. Pantolonumun altında dizlerim kan revan içinde kalmıştı.

Bir ara demir kapı sesiyle serin havanın içeriye aktığını hissettim. Ayak seslerinden birkaç kişinin geldiğini tahmin ettim. Az sonra nöbetimi tutan asker değişti. Uzak bir odadan konuşma sesleri duydum. Ve netice, beni sorgu odasına aldılar. Epey bekledikten sonra sesinden tanıdığım yakışıklı olanı “Nasılsın?” diye sorunca, dün akşamdan beri hazırolda bekletildiğimi, sabaha kadar dövüldüğümü söyledim. Özellikle diz kemiğime vurulduğunu söylerken, aynı zamanda eğilip paçalarımı yukarı çekmeye çalıştım. Ama kanlı yaralara yapışmış pantolonum sıyrılınca büyük acı hissettim. Yine sesinden tahmin ettiğim kafası büyük olanı, “Bu daha askerin hoş geldin faslıdır la!” dedi. “Yazdıklarım edebi şeyler. Ne istiyorsunuz benden, ne diye beni buraya getirdiniz, bu ne haldir?” dedim. Yakışıklı olanı “Sen virüssün” dedi. “Seni anti virüs programından geçirmek lazım” deyince, evdeyken, bilgisayarımı boşaltmaya çalıştığında bir ara “Anti virüs programın iyi ama bizde daha iyisi var” sözlerinin ne anlama geldiğini de böylece anlamış oldum.

Sorguda somut bir şey sordukları yoktu pek. İlk başlarda örgütle bağlantılı olduğumu iddia ederek beni tuzağa düşürmeye çalıştılar. Ama illegal faaliyetlerde bulunmadığımı çünkü devletin illegal örgütlere rahatlıkla sızdığını, hatta kendi eliyle örgütler kurduğunu, örgüt elemanlarını kontrol edip yönlendirdiğini düşündüğümü söyledim. Legal alanda hem özgür hem de kalıcı çalışmalar yapmak varken ne diye kendimi riske atayım gibisinden bir şeyler anlattım.

Bu şekilde cevaplar verince uzun süre suskunluk oluyordu. Herhalde klasik sorgulamalarının dışında kalıyordum ya da benim için hazırladıkları planları bir şekilde boşa çıkıyordu. Bundan dolayı bir sonraki sorguya başka bir taktikle geliyorlardı ama aynı şekilde çabaları boşa çıkıyordu.

Bir keresinde, sigara kullanıp kullanmadığımı sordular. “Evet, günde iki paket içiyorum” dedim. “Bir sigaramızı iç” dediklerinde reddettim. “İçmem” dedim. “İşkencedeyken, işkencecimin sigarasını nasıl içerim?” dedim. Bu tür konuşmalarda sinirleri geriliyordu onların. Dişlerini gıcırdatarak “Sen profesyonelsin” deyip küfür, hakaret ve işkence ediyorlardı.

Evet, gerçekten o zaman günde iki paket sigara içiyordum. Hatta arada bir bizim kaçak tütünden de içerdim. Ama işkencedeyken kendimi öyle konsantre ettim ki, sanki hayatımda sigara içmemişim. Sigara, hatta yemek gibi zaruri ihtiyaçları kafamdan sildim. Zaman mefhumunu da sildim. Elbette gecelerin, günlerin geçtiğinin farkındaydım ama hep gece yarısından sonraki bir zamanda olduğumu varsayıyordum. Kendimi şafak sökmeden önceki bir vakitte dondurmuştum sanki. Öyle olmasa bu tür ortamlarda, böylesi şartlarda insan dayanamaz, direnemez, çok çabuk zayıflık gösterebilir ve çözülür.

Yakışıklı olanın bilgisi fena değildi, sakin bir ses tonuyla konuşuyordu genelde. Verdiğim cevaplar ya da konuşmalarım karşısında anlatacak bir şeyi olmadığında susuyordu. Kafası büyük olan da konuşuyordu ama adam cahildi. Bir keresinde, hiçbir acıma duygusunun olmadığını, ateist olduğunu, pis bir böceği ezer gibi bizleri (Kürtleri) ezdiğini, beni de ezeceğini, söyledi. Ancak iki gün sonra yine kaba cümlelerle bu kez, namuslu bir Müslüman olduğunu, Allaha inandığını, bir çakıl taşı için gözünü kırpmadan öldüreceğini ve yine canını feda edip şehit olacağını anlatırken, dayanamadım. “Devlet iki ay maaşını vermesin hele, bizden önce sen elindeki silahı devlete doğrultursun. İki gün önce ateistim dedin, şimdi cami imamı gibi vaaz veriyorsun. İki günde din değiştirdin!” diye cevap verince beni bırakıp gittiler, uzun süre yalnız kaldım.

Beş gün boyunca, mesai saatlerinde sorgulandım, işkence gördüm. Subaylar gittikten sonra, gece boyunca cahil askerlerin elinde kaldım. Odanın iç köşesinde yüzüm duvara dönük, bir yere yaslanmadan sabaha kadar hazırolda bekletildim. Duvara dayanınca, kaykılınca ya da ayaklarım uyuşup düşünce küfür, hakaret ve dayağa başlıyorlardı, tekmeliyorlardı. Subayların işkencesi çirkin ve sapıkçaydı. Askerlerin ise, çok kaba ve küçük düşürücüydü.

Netice beşinci günü fenalaştım. Gözaltına alındığım gün en son ikindi vakti bir salkım siyah üzüm yemiştim. O saate kadar birkaç kez tuvalette su içmekten başka hiçbir şey boğazımdan geçmemişti, vermediler. Hem açlık hem bunca işkence, ancak dayanılır olmalıydı.

Yumruk yaptığım ellerimle karnımı sırt kemiğime doğru sıkıştırıp acıdan inlerken, anlam veremediğim bir şekilde tavırları değişti aniden. İlgi gösterdiler, lavaboya götürüp elimi yüzümü yıkadılar. Üstümü başımı tozdan, çamurdan temizlediler, sildiler. Evrakların olduğu odaya götürüp koltuğa oturttular biraz. Çok kötü durumdaydım ama yine de şuurumu kaybetmemiştim, dolayısıyla neler döndüğünü anlamaya çalışıyordum. Yakışıklı olan subay, bir misafirimizin olduğunu, beni onunla görüştüreceğini söylerken, burada herhangi kötü bir muamele görmediğimi, sadece sorgulandığımı falan söylememi, aksi takdirde, misafir gittikten sonra benim için çok kötü olacağını söyledi. Konuyu anladım ama bu kez misafirin kim olduğunu merak ettim. İşkence altında nice ölümlerin yaşandığı bir ortamda dışardan birisinin gidip işkencede olan birini ziyaret etmesi inanılır bir şey değildi.

Meraktan bile olsa biraz kendime gelir gibi oldum. Gözlerim açık bir şekilde beni demir kapıdan dışarı çıkardılar. Merdivenin hemen altında, bodrum dairesinin girişindeki geniş sahanlıkta, ortası camdan kenarları ahşap şık bir sehpanın üzerinde güllerle dolu bir vazo, kurabiye dolu porselen tabak, çini şekerlik ve dört dolu çay bardağını gördüm önce. Sonra, sevgili arkadaşım eski HEP milletvekili Avukat Sedat Yurdaş, elinde mavi bir dosyayla resmi üniformalı kırk yaşlarında dolgunca bir astsubayın yanında sandalyede oturduğunu, bana baktığını gördüm. Çok şaşırdım. O da beni görünce adeta ağzı açık bir şekilde dona kaldı öylece. Çünkü hakikaten çok kötü durumdaydım. Elimde olmadan aynı zamanda duygusallaştım; hem sevindim hem üzüldüm diyebilirim. O anki haleti rûhiyemi iyi hatırlıyorum. Her ne kadar o gün çok bitap düşmüş isem de, hani beş gündür nasıl olsa infaz edileceğim düşüncesiyle direndim, mücadele ettim; zayıflık, yılgınlık göstermedim. Öleceksem hiç olmazsa başım dik gideyim dedim. Ama karşımda Sedat Beyi görünce, sanki işkencecilerin kıramadığı irademi kendisi gelişiyle bana yaşama ümidi vererek bende zafiyet yarattı gibi oldu. Aslında tam olarak ifade edemiyorum ama Sedat Beyi görmem bende aynı anda birbirinden çok farklı duygular yarattı. Örneğin, yakınlarımın, arkadaşlarımın beni böyle zor durumda görmesini istemem ben. Vefa göstererek, cesaret ederek geldiği için sonsuz minnet duyarken bir yandan da işkenceye karşı motivasyonumu sarstığını düşündüm sanki. Bilemiyorum işte, çok karışık duygulardı. Her ne olursa olsun, burada bir kez daha Sedat Bey’e vefalı davranışından, ilgisinden dolayı şükranlarımı sunuyorum. 

Sanırım en fazla beş dakika kadar oturduk. Üniformalı astsubay birkaç kez kurabiye almamı, çay içmemi söylediyse de tenezzül etmedim. Sedat Bey de çaylarını içmedi. İki elimi yumruk yapıp sırtıma yapışmış karnıma gömerek öylece oturdum. Bu arada Sedat Bey’e hiçbir suçumun olmadığını, kitap ve dergilerimi aldıklarını, en önemlisi bütün yazınsal çalışmalarıma el koyduklarını, işkence sözcüğünü kullanmadan durumumun iyi olmadığını anlatmaya çalışırken yakışıklı subay, “Hayır!” diye itiraz etti “Güzel güzel muhabbet ediyoruz burada” dedi. Sedat Bey, acı bir gülümsemeyle ve mimikler yaparak “Durumu ortada!” dedi. İşkenceyi anlatacağımdan çekindiklerinden görüşmeyi kısa kestiler, beni tekrar içeri aldılar.

Daha sonra duydum. Gözaltına alınınca, ailem ve duyarlı arkadaşlar, basına haber vermişler. Dema Nû çevresiyle herhangi bir ilişkim olmadığı halde, o zamanlar Dema Nû gazetesi, Amerika’nın Sesi Radyosu ve Bianet’e çalışan, şimdi ise Kürdistan Tv’ye çalışan sevgili Mehmed Eren, gözaltına alınmamı haber yapıp ajanslara göndermiş. Burada kendisine tekrar yürekten teşekkür ediyorum. Gözaltına alındığım gün, AB’ye girme hazırlıklarından dolayı bir paket yayınlanmış, “Türkçe dışındaki dillerde yayın izni” çıkmıştı. Bundan dolayı, Mehmed’in ajanslara geçtiği haber, bir Alman gazetesinde “Türk devleti, Kürtçe yayını serbest bıraktı ama Diyarbakır’da Kürt yazarı tutukladı” şeklinde yer almıştı. Almanya’da Kürt-Pen’deki arkadaşlar haberdar edilerek Uluslararası PEN’i aramışlar, onlar da Türk-Penini aramışlar. Askeri komutanlar aranmış, böylece Sedat Bey’in gelip beni ziyaret etme talebine izin çıkmış.

Basından söz etmişken başka bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Çok hizmetim geçmiş olan Azadiya Welat gazetesine 1996’dan bu yana sürekli yazıyordum. Hatta ben işkencedeyken, Farsçadan çevirdiğim birkaç şiir, o haftaki sayıda yayımlanmıştı. Gözaltında ve mahkemede, Azadiya Welat gazetesindeki yazılarım başlıca soruşturma konusuydu. Bir süre önce, eskiden öğretmen olan ama uzun süreden beridir Diyarbakır Belediyesi’nde yetkili olan bir arkadaş, yanıma uğramıştı. Onunla İmralı hakkında konuşurken, gelişmelerin utanç verici olduğunu söyledim. Tabi o da hemen iyi işleyen dedikodu mekanizmasıyla yaymış bunu. Ben gözaltına alınınca, eşim Azadiya Welat gazetesine bakan arkadaşları durumumla ilgili bilgilendirmiş ama hiç oralı olmamışlar. Ben Azadiya Welat gazetesinde yazdığımdan dolayı işkencedeyim, arkadaşlar gazete sayfalarını doldurmak için yazılarımı yayınlıyorlar ama ne Türkçe ne Kürtçe yayınlarında durumumla ilgili tek bir satır habere bile yer vermiyorlar. Oysa birçoğu daha önce evime misafir olmuş, yatıya kalmış arkadaşlardı. Bu durum, bende hayatım boyunca unutmayacağım keskin bir kırılma yarattı; onlara olan inancım ve güvenim derinden sarsıldı.

Sedat Bey gittikten sonra daha da kötüleştim. Sabahleyin beni sürükleyip kirpi tipi zırhlı araçla Saraykapısı’ndaki tarihi İçkale Garnizonuna götürdüler. Kemerli İçkale kapısının girişinin hemen solunda merdivenlerden çıkarıp surların üstünde yapılmış, içinde lavabosu ve bir ranzası olan nezarethane gibi bir odaya kilitlediler. Ranzaya uzanır uzanmaz kendimden geçiyordum ki annemin sesini duyar gibi oldum. İnanmadım, hayal görüyorum sandım. Ama demir kapı açıldı ve karşımda gerçekten annemi gördüm. Hiçbir şey konuşamadan öylece sarıldık. Annemle görüşmemize iki dakika kadar izin verdiler. Asker, “Bak işte oğlun sağ” gibi şeyler söyledi galiba ve annemi çıkarıp üzerime kapıyı kilitledi yine. Daha sonra mahkemeye çıktığım gün, tekrar oraya getirildiğimde, babacan bir başçavuşun odasında kalmıştım. Biraz sohbet ettik kendisiyle. Yazar olduğumu biliyordu, kendisinin de şiir yazdığını söyledi. Demek ki annem beni sormak için her gün sabah İçkale’deki garnizona gelip akşam dönüyormuş. Annemle görüşmeyi o başçavuş sağlamıştı.

İçkale deyip geçmeyelim, doksanlı yıllar boyunca JİTEM merkeziydi. Oraya götürülenlerden hiç kimse sağ çıkmamıştır. Kaçırılanlar, Diyarbekır’in ilk yerleşim yeri olan surların mahzenlerinde ölene kadar işkence edilir ve sonra cesetler ya kaybedilir ya da bir yere atılırdı. JİTE’m’in oradaki uygulamaları daha sonra bir elemanları tarafından ifşa edildi.

Annem gittikten sonra ranzada hemen sızdım. Öğleden sonra, belki de akşamüstü, bir asker kızgın bir şekilde beni sallayarak uyandırdı. “Abi kalk, sana yemek getirdim” dedi. Getirdiği yemek az pirinç pilavı ve cacıktı. Zor bela kalkabildim. Cacıktan bir kaşık almak istedim ama sarımsak kokusundan midem bulandı. Tekrar uzanıp kendimden geçtim.

Akşamleyin beni Devlet Hastanesi’nin acil servisine kaldırdılar. İki asker koluma girmişti, ayaklarımı sürüyerek Hastane kapısından içeri girerken salonda bulunanların bana bakan acıklı bakışlarını hayatım boyunca unutamam. Acil serviste sedyeye yatırdılar ve doktoru beklemeye başladık. Netice bir bayan doktor çıka geldi, elindeki kalemiyle uzaktan işaret ederek, biraz da tiksinti duyarak, askerlere gömleğimi yukarı çekmelerini söyledi. Kadın doktorun davranışı, bakışları beni yaraladı, ruhum incindi. İşkenceden çıktıktan sonra Devlet Hastanesine gittim, araştırdım, adını soyadını öğrendim. Manisalıydı. Ona bir çift lafım olacaktı sadece ama bir türlü karşılaşamadık. Karnımı, sırtımı muayene etti. Ateşimi ve tansiyonumu ölçtüler. Tansiyonumun çok yüksek olduğunu söylediklerini duydum. Serum bağladılar. Sedyede kendimden geçtim. Aslında yorgunluktan, halsizlikten ve uykusuzluktan dolayı sızdım desem belki daha doğru olur. Serum bittikten sonra beni tekrar alıp direkt işkence gördüğüm yere götürdüler.

Elbette bir günlük bu dinlenmenin, serumun çok faydası oldu ama kendime geldim diyemem. Sedat Bey’in gelişinden dolayı eskisi kadar olmasa da kötü muamele, işkence devam etti…

Günden güne halden düşüyor, takatten kesiliyordum.

Sekiz veya dokuzuncu gündü, tam emin değilim. Ayakta kestirirken ilginç bir rüya gördüm. Gözaltına alınmadan iki gün önce akşamleyin işyerimi kapattıktan sonra dayımlara gitmiştim. Eşim de ordaydı, biraz sohbet edip birlikte eve dönecektik. Gittiğimde, erkekler kahveye gitmiş, odada on beş kadar kadın vardı. İşte dayımların gelinleri, yetişkin kızları falan toplanmış, çay içip sohbet ediyordu. Oturdum. Bana da çay koydular. Kadınlar ikişerli üçerli öbekler halinde hep bir ağızdan konuşuyordu. Gülümseyerek “Hele tek tek konuşun, ne dediğinizi ben de anlayayım” dedim ama gülüştüler ve şen şakrak konuşmalarına devam ettiler. Sehpanın üzerinde televizyon kumandasını aldım. Sonra şaka olsun diye kumandayı birer birer kadınlara yönelttim. Bunu fark eden yengem “Ne yapıyorsun öyle?” deyince “Biraz sesinizi kısmaya çalışıyorum ama galiba kumanda bozuk” diye takıldım. Şenlik şamatadan, kahkahalardan oda çınladı. İşte rüyamda bu kadınların ve yine tanımadığım ama herhalde yabancı olmayan daha birçok kadının dayımın köydeki şimdi yakılmış yıkılmış olan evinin çok geniş odasında, sessizce oturduklarını gördüm. Rüyamda, oda kapısının ortasında durmuş, başlarındaki beyaz tülbentleriyle ellerini göğüslerinin altında kavuşturmuş bu konuşkan kadınların derin sessizliğe gömüldüklerine hayret ediyordum. Tanımadığım beyaz sakallı bir ihtiyar yanımda bitiverdi ve “Onların niye böyle sessiz durduklarını merak ediyorsun, değil mi?” dedi. “Senin için dua ediyorlar. Sakın korkmayasın ha! Sağ salim evine gideceksin” dedi. İrkilerek uyandım ama rüyam gerçekmiş gibi gözümün önündeydi. O rüyadan sonra sanki doya doya yemek yemişim, uyumuşum, istirahat etmişim gibi kendimi çok iyi hissettim. Hatta ağzımda çok hoş bir tat bile vardı.

Sedat Bey’in gelişi ve dışarıda olup bitenlerin işkencecileri tedirgin ettiğini biliyordum. Ama benden hiçbir şey alamamış olmaları, onlara baş eğmemiş olmam, hatta konuşmalarımla onları ezmiş olmam işkencecilerimi üzmüştü, gururları kırılmıştı galiba. “Avukatının seni burada görmesinden dolayı kendini rahat hissetme, sağ çıkamayacaksın! Buradan çıksan da cezaevinde çürüteceğiz seni. Elimizden kurtulamayacaksın” şeklinde tehdit ediyorlardı sürekli. O gün cevap olarak rüyamdaki yaşlı adamın sözlerini kararlı ve güleç bir ses tonuyla tekrarladım: “Sağ salim evime gideceğim. Göreceksiniz” dedim. Beni bırakıp dışarı çıktılar. Daha sonra askere seslenerek “Onu niye uyuttun? Yemek mi yedirdin?” diye kızdıklarını duydum. Beni dinç, canlı, kararlı görünce askerin bana iyi davrandığından şüphelendiler herhalde.

Kuşkusuz tüm askerler o cahil ve manyak olanı gibi değildi, hatta içlerinden birisi bana hiç karışmayıp halımı, durumumu sordu ama iyi davrandıkları doğru değildi. İyi olma durumum tamamen maneviyatımla ilgiliydi. Fakat işkenceciler çılgına döndü. Tekrar pislik yapmaya başladılar; çırılçıplak soydular beni. Bu kez kameraya aldıklarını söyleyerek sapıklıklarına başladılar. Aşağılık davranışlarda bulunurken, bir ara “Sizinle bir gün karşılaşırsak nasıl yüzüme bakacaksınız?” dedim. Adamlar, yaptıklarından utanacakları yerde söylediklerimi tehdit olarak yorumladılar.

SORGUDA - I

SORGUDA - II

SORGUDA - III

SORGUDA - V

SORGUDA - VI

SORGUDA-VII

Na xebere 1900 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
Ez heyrana te bim Roşan
Gedeyê Qereklîsê
To rê zaf silamî Roşan-can;

Digel ku min qet îşkence nedîtiye jî min haletî ruhî yê te texmîn kir. Ez di nîvê vê nivîsa te de zaf êşiyam. Dema ku te behsa serdana Sedat kir ez yekser girîyam. Lê ez bi vê serbilindiya te wek Kurdekî serbilind bûm. Ji kerema xwe re tu van serpêhatiyên xwe bikî kitab û çap bikî.

Ev gişk wê bibin belge. Bila qîmetnezan bizanibin ku heta salên 2001 jî zazakî/kirdkî nivîsandin çendî zehmet bû. Bila nifşên me yên bê, ji êş û azara ku cenabê te bo zazakîya şîrîn kêşandiye ji bîr nekin.

Tu yê her tim di dilê vî gelî de bijî. Hezkirina vî gelî ya li hember te bila ji te re bibe cihê şanazî û dilşadîyê. Bila ew ên zalim di nav zilm û zilumatê de her û her wêran bin.

ji Qereklîsa serhedê gurzek hezkirin.
16 Teşrîne 2014 Yewşeme 15:05
Ben de merak ediyorum!
Roşan Lezgîn
Sevgili Ümran,
İlgin ve önerin için teşekkürler. Bir iki bölüm kadar anlatacaklarım daha var. İnşallah kitaplaşır...
Bunları yazmak göründüğü kadar kolay değil. Örneğin yaşadıklarım,
birçok insanımızın yaşadıklarının yanında çok masum ve basit kaldığı halde yine de kimi çirkin şeyleri anlatamadım. Çok ağır geldi…
Mağdurlar açısından bunları yeniden hatırlamak, anlatmak belki
yaşamaktan da zordur.
Ama senin de vurguladığın gibi, bunları yapanlar acaba
ne düşünüyor? "İşkenceci" olmak nasıl bir şey acaba?
Örneğin, bir Türk için Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak suç
olabilir mi?
Bir Türkün, sırf Türkçe yazıyor diye alıkonulması,
haftalarca ağır işkenceye tabi tutulması gibi bir şey olsa, acaba nasıl
karşılanırdı?
Sırf anadilimde yazdım diye bana bunları yapanların vicdani
hallerini gerçekten çok merak ediyorum.
15 Teşrîne 2014 Şeme 16:11
Ne yapıyorlar şimdi?
Ümran Düşünsel
Önceki dönemlerden sağ kalan azdır ama 1980 öncesi ve sonrasından sağ olanlar vardır mutlaka. Ve yine mutlaka emekliliklerinin tadını çıkartıyorlardır torunlarıyla hiç bir şey olmamış gibi. O işkenceleri, göz altında kaybetmeleri onlar yapmamış gibi. En azından deşifre edilmeli bunlar, (bir isim ya da sıfat kullanamadım. Aklıma gelenler de ahlâka mugayyirdi.) kafa konforları bozulmalı en azından, hiç bir şey yapılamıyorsa bile... Ve naçizane bir öneri: Kitaplaştırın derim bu "Sorguda" serisini Roşan Lezgin.
15 Teşrîne 2014 Şeme 16:10