zazaki.net
20 Oktobre 2017 Îne
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
29 Oktobre 2009 Panşeme 21:20

Nişancı, İyi Nişan Alamamış - II

[Analiz]
Roşan Lezgîn

Zeki bir yazar okurunu da zeki sayar.  R. Alan

Gerçek yaşamda bize görünen yüzleriyle bazen birçok mantıksız, tutarsız olay veya olguyla karşılaşsak bile ama bir metin kendi bütünselliği içerisinde hiçbir zaman mantıksızlığı, tutarsızlığı, çelişkiyi kabul etmez, edemez. Elbette hiç bir zaman hakiki bir edebi metin de, bir kurgu olarak, asla mantıksızlığı kaldıramaz. Eğer bir edebi metinde bir mantıksızlığın olması gerekiyorsa, bu mantıksızlıkta bile mutlaka bir mantığın olması gerekir. Bir edebi eser -burada teknik yazılım ve dilbilgisi hatalarını saymıyoruz, ki bunlar da çok önemlidir- ıskalayan, çuvallayan, çelişkili kurgulama veya anlamsal hatalarıyla ortadaysa, bırakınız o metne müthiş bir kurgu demeyi, onu edebi bir eser olarak görmek bile kuşku götürür. Çünkü küçük bir çelişki bile edebi bir metnin kozmografik yapısını yıkabilecek potansiyeli kendinde taşıyabilir; metnin hakikiliğine gölge düşürebilir.

Eğer bir edebi eserde, örneğin Şubat ayında, henüz kış mevsiminde, hava sıcaklığının gündüz 16 derecenin altında olduğu, geceleri don olayının yaşandığı mevsimde, güneş battıktan sonra kurbağalar arkın kenarında viyaklıyor ise, burada mantık şu şekilde işimize yarar: Yöredeki kurbağaların biyolojik yaşamlarını incelememiz gerek; eğer adı geçen bölgede bulunan bir dağ köyünde, Şubat ayında su kurbağaları henüz kış uykusundan uyanıp üremeye başlamamışlarsa, dolayısıyla viyaklamaları da söz konusu olamaz.1 Sözgelimi herhangi bir metinde böylesi münasebetsiz bir şey varsa, bu da metin hakkında kuşku duymaya başlamamıza neden olur. Yani, yazarın konuya hakim olmadığı, dolayısıyla metnin inandırıcılığı, güvenirliği tartışma konusu olduğu ortadadır artık. Bundan dolayı edebiyat sanatının öznesi her zaman çok ağır sorumluluk altındadır. Edebi, sanatsal kabiliyetin dışında işlediği konu her ne ise, her boyutuyla, en küçük ayrıntısıyla konusuna hakim olmak zorundadır, konusu hakkında derin bilgilere vakıf olmalıdır. Anlatısında kanıtlanmayacak şeyleri, romanda hiçbir işlevi olmayan şeyleri ayıklamalıdır; nedensellik sorunsalında son derece titiz ve ikna edici olmak zorundadır. Öyle olmasaydı eline kalemi alan her kes edip; şair, öykücü, romancı olur çıkardı.

Nişancı romanında, henüz Şubat ayında, Xarpêt-Dîyarbekir arasında bulunan bir dağ köyünde, güneş battıktan sonra, bir odada tef çalıp zikir eden sofuların seslerini bastıracak kadar köyün kenarından geçen arktan kurbağaların viyaklaması yükseliyorsa, burada mantığımız kendiliğinden devreye girecektir zaten:

“… evin önünde geçen su arkının önünde ellerindeki uzun sırıklarla arkta akan suyu döven üç adamın hali beni şaşırttı. Bu insanlar böyle ne yapıyorlardı? Ellerindeki uzun sırıklarla niçin arkta akan suyu dövüyorlar? Korka korka adamlara sokuldum.

“Siz ne yapıyorsunuz böyle?”

“Arkın içinde yaşayan kurbağaları susturmaya çalışıyoruz,” dedi adamlardan biri. Adam kırlaşmış sakalını uzatmış, ama bıyıklarını kesmişti. Başında eski bir külah vardı. Uzun, beyaz, keçeleşmiş saçları külahın altından çıkarak omuzlarına ve yüzüne dökülmüştü.

“Neden kurbağaları susturmak istiyorsunuz? Bırakın bağırsınlar!”

“Evde Diyarbekir’de savaşan halk için zikir ayini yapılıyor. Kurbağalar zikir yapan insanların dikkatlerini dağıtıyor. Konsantre olamıyorlar.” (s. 276)

Ya da, Şubat ayında Dîyarbekir ovasında yılan ısırması oluyorsa yine mantığımız kendiliğinden devreye girerek şu soruyu sormalı: Yılanlar hangi mevsimde kış uykusundan uyanır? Acaba Şubat ayında, -Şeyh Sait 7 Mart’ta Abdurrahman Köprüsü üzerinde yakalandığına göre- sürekli kar, tipi, buz gibi fırtına yağmurlarının yağdığı mevsimde, toprağın henüz buz kestiği, yer yer bir balçık deryası olduğu mevsimde yılanlar ortalıkta dolaşıp insanı ısırırlar mı?

“O tünelle ne yapmayı düşünüyorsunuz efendim?”

“Şehre elli-altmış milis sokup Dağkapı’yı içerde açmayı planlıyoruz.”

 “Başarılırsa güzel bir plan!” dedim.”

“Başarmak zorundayız! Başkada bir şansımız kalmadı!” dedi Hanili Salih Bey. Heymin kapısı açıldı, iri yarı nöbetçi içeri girdi.

“Efendim Madenli Ömer Ağa’yı yılan ısırmış!” dedi.

“Uş!” diye bağırarak ayağa fırladı Şeyh Said.

“Durumu nasılmış?”

“Haberi getiren nöbetçiye göre durumu iyi değilmiş, şişmiş!” (s. 297)

Ve yine eğer gece karanlığında her şey gündüzmüş gibi görünüyorsa, yine mantığımız kendiliğinden bize sinyaller vermeye başlayacaktır. Örneğin:

“Kör, ürkütücü, dehşet verici bir karanlık ve ıssızlık köyün üzerine çökmüştü. Hiçbir hayat belirtisi yoktu köyde. Kapısının önünde birkaç elma ağacı bulunan tek katlı bir evin kapısını korka korka çaldım.” (s. 324)

Kucağında annesi doğum sırasında düşman kurşunuyla öldürülmüş olan daha yeni doğmuş, yıkanmamış, göbeği hançerle kesilmiş bir bebek ile karanlıkta can havliyle ha bire kaçıyor. Aniden hiç tanımadığı bir köye girdiğini fark ediyor. Kör, ürkütücü, dehşet verici bir karanlıkta ve henüz Şubat ayında veya Mart ayının ilk bir-iki gününde, acaba bir evin önündeki birkaç ağacın cinsini nasıl hemen teşhis ettiğini, yani henüz çiçek bile açmamış ağaçların nasıl elma ağacı oldukları bilebildiğini mantığımız sorar bize.

Eğer edebi bir metin böylesine mantıksızlıklarla doluysa, artık o metnin hiçbir inandırıcılığı kalmaz; hiçbir ciddi değeri olamaz. Enfes bir tarihi roman asla değildir. Kürtçe’ye çevrilmesine, Federal Kürdistan Bölgesi’nde filminin çekilmesine de değmez, bunların sözü bile edilmez. Tutup böylesi bir metni övmek ya edebiyattan bir şey anlamamaktır ya da farklı bir niyete sahip olmaktır.

Eğer böylesi bir metin için böylesine övücü ifadeler kullanılırsa; bu sözlerin sahiplerinin artık bundan sonra edebiyat hakkında söyleyecekleri -daha önce söyledikleri de- kuşkuyla karşılanmaz mı?    

Nişancı’nın ilk sayfalarına dönelim. Romanda geçen bir diyalogdan baş kahraman Cem’in, Şeyh Sait’in toplantılara başladığı yıl olan 1924 sonbaharında 18 yaşında olduğunu anlıyoruz.

“Kaç yaşındasın sen Cem?”

“On sekiz yaşındayım.” (s. 45)

Buna göre Cem’in doğum tarihi 1907’dır. Çok ilginçtir, 1925 Kürt Hareketi’ne başından beri katılmış, Dîyarbekir cephesinde, Hêne, Licê ve Dara Hêne mıntıkalarında çalışmış, yenilgiden sonra uzun bir süre bölgede komutanı olduğu mangasıyla gerilla savaşanı sürdürmüş, bir çok kez çatışmalara girmiş… daha sonra görüş ve anıları’nı kaleme almış olan Hasan Hişyar Serdî de 1907 doğumludur. Nişancı’nın baş kahramanı Cem, Hasan Hişyar Serdî’nin yerine geçirildiği açıktır. Ama Hasan Hişyar Serdî, Lolan aşiretinden olan bir Alevi Kürdü olmadığı gibi davar tüccarı Süleyman’dan okuma-yazmayı, Türkçe’yi de öğrenmemiş. Serdî, zamanın üniversiteleri olan medreselerden mezundur; hem gerçek bir okur-yazardır hem de Türkçe, Arapça ve Farsça’yı, Kürtçe’nin Kurmancî ve Zazakî lehçelerini iyi bilen bir aydındır ve gerçek bir Kürt milliyetçisidir aynı zamanda. 1925 Hareketinden önce işgalci Rus Ordusuna karşı açılan savaştan dolayı bölgede hareketli olan düzenli orduyu tanımış, bu orduda görev yapan üst düzey subaylarla diyalogları olmuştur. Daha sonra bütün gördüklerini, yaşadıklarını Görüş ve Anılarım adlı kitapta toplamıştır. Metin Aktaş’ın Nişancı’daki hemen hemen anlatımlarının çoğu Hasan Hişyar Serdî’nin kitabından aşırmalardır. Fakat, Metin Aktaş, Serdî’nin kitabından aşırırken bunları kendince değiştirip, farklılaştırarak, süsleyerek anlatmaktadır. Örneğin, Hasan Hişyar Serdî, Dîyarbekir cephesi kırılıp geri çekilme yaşandığında, kitabında şöyle bir ayrıntıdan söz etmektedir:

“… Kadın, çocuk, yaşlı ve yaralılarımızla kuzeye doğru Zaza aşiretine doğru babamın dayıları olan Emerê Ferolara (doğrusu Emerê Faro R.L) doğru çekiliyorduk. Bu kaçış esnasında bizimle birlikte olan bir kadını doğum sancıları tuttu. Bir tarafta yaklaşan askerler, bir yanda kar ve tipi sarmıştı bizi. Bu durumda bile savaşmaktan başka çaremiz yoktu. Bu durumda doğum yapacak kadına bir şey saracak, çocuğa bir şey giydirip, yedirecek ne sıcak bir şey ne derman ne süt vardı. Bu çile içerisinde kendimizi 30 km. ilerideki Kahkik köyüne yetiştirdik. Bu köy Emerê Fero’nun köyü idi. Şeyh Said ve merkezi komite bizden önce köye varmıştı. Burada siyasi bir toplantı gerçekleştirdiler ve aşağıdaki kararları aldılar:”2

Metin Aktaş ise, Nişancı’sında Dîyarbekir cephesi dağılıp geri, kuzeye doğru çekilmeyi anlatırken Cem’in ağzından bu olayı şöyle süsleyip, abartıp ha bire sayfalar boyu uzatmaktadır:

“O zaman bir süre ölüyü birlikte taşısın! Mola verdiğimizde gömsün!” dedi Ali Rıza.”İçinizde doğumdan anlayan kadın var mı?”

“Ben biraz anlarım” dedi uzun boylu bir kadın yanımıza gelerek. Biz ağaç sedyede taşıdığımız genç gelini yere bıraktık.

“Sırtınızı dönün!” dedi kadın. Gelinin şalvarının uçkurunu açarken, ikimiz sırtımızı döndük. Gelin, “Ölüyorum anne!” diye bağırmaya başladı.

“Çok kan kaybediyor!” diye mırıldandı kadın.” (s. 322)

Zifiri karanlık gecede ebe kadın neden sırtınızı dönün diyor ki? Erkeklerin kadının mahrem yerlerini görmesinler diye mi! Zaten karanlık, bir şey görünmez ki?!

“Genç kadının üzerinde olduğu sedyeyi küçük bir kayanın arkasına taşıdık. Kadınlar ve çocuklar tepeden aşağı batıya doğru kaçmaya başladı. Hamile kadının başında sadece yol boyunca ardımızda yürüyen dilsiz kadın kaldı.” (s. 322)

...

“Genç kadının yanında dilsiz kadından başka kimse yoktu. Dilsiz kadın genç kadının üzerinde durduğu sedyenin yanında yüzükoyun toprağa uzanmıştı; ne genç kadından ne de dilsiz kadından bir ses vardı, ama sedyenin üzerinde bir çocuk bağırıyordu. Genç kadına yaklaştım, ölmüştü. Açık olan iri mavi gözlerini elimle kapatıp korka korka dilsiz kadına yaklaştım; o da ölmüştü.” (s. 323)

Onca karanlık gecede kadının gözlerinin iri ve mavi olduğunu nasıl görebilmiş? Gece görüş kabiliyeti olan gözleri mi vardı Cem’in?!

“Ağlayan çocuğun sesini duyan askerler bana yaklaşmıştı. Kuşağımın arasında sakladığım hançeri çıkararak çocuğun göbeğini kesip bağladım; sonra dilsiz kadının üzerindeki entariyi hançerimle parçalayarak çıkarıp çocuğa sardım. Hemen arkamda öksüren bir askerin sesini duyunca, silahımı ve hançerimi alarak çınar ağacının arkasına saklandım. Az sonra karanlığın içinde uzun boylu bir askerin silüeti belirdi.” (s. 323)

Evet, görüldüğü gibi her şey karanlığın içinde gelişiyor ama anlatıcı gündüzmüş gibi anlatıyor! Bunlar açık bir şekilde çuvallamalardır. Tabi, bu çocuk hikayesi uzun uzadıya devam etmektedir. Cem, gece boyunca karanlığın içinde kucağında taşıdığı çocukla hem savaşmakta hem de, bu dağ benim o dağ senin, dolaşıp durmaktadır. Ta ki bebeği Şeyh Sait’e yetiştirene kadar:

“Durumu hiç iyi değil! Bu kimin çocuğu?” diye sordu. Ben herşeyi olduğu gibi Şeyh’e anlattım. Beni dinleyen Şeyh Said’in gözleri dolmaya, gözyaşları sakallarından akmaya başlamıştı. “Zavallı yavrum! Zavallı yavrum! Bu yaşlı adamı bağışla!” diye mırıldanarak iyice incelmiş, derisi pörsümüş elleriyle çocuğun yanaklarını okşayarak onu uyandırmaya, canlı tutmaya çalışıyordu.” (s. 327)

Ya işte böyle! Her şey, bağışlanmasını isteyen bu yaşlı adamın yüzünden olmuş!

Metin Aktaş, istediği kadar yazılı belgelerin yalana (!) dayandığından dolayı onlara hiç itibar etmediğini söyleye dursun. Nişancı’daki bütün izler bize Hasan Hişyar Serdî’nin kitabına dayanarak kendi kitabını kurguladığını açık bir şekilde kanıtlamaktadır. Bir örnek daha verelim. Hasan Hişyar Serdî, kitabının bir yerinde şöyle bir ayrıntıdan söz etmekte:

“… Üstüme yağan yağmurun hızlandığını fark ettim. Bir dağın yamacına doğru yoldan ayrıldım. Gözlerim bir barınak arıyordu. Ancak gözlerime kestirdiğim bir mağara da bulamadım. Neribe (doğrusu Nêribê) dağına geldiğimi fark ettim. Burada barınacak mağara olmadığını daha önceden de biliyordum. Bol sayıda armut ağaçları bir orman gibi duruyordu. Her ağacın altı bir çadır görünümünde idi. Birinin altına geçerek sırtımı tam köküne dayadım. Pek de yumuşakça idi. Diz üstü çökerek kendimi topladım ve oturdum. Silahımı sağ elimin altına ve gövdemin altına gelecek şekilde kavradım. Sol elimi ise yastık niyetine kafamın altına koydum. Oturmam ile uyuya kalmam bir oldu. Bir ara elime bir elin dokunduğunu hisettim. Hemen fırladım. Kimseyi göremedim. Bir başka ağacın altına geçerek sabaha kadar kaldım. Ortalık aydınlanınca dürbünle etraftaki ağaçların tümünü kontrol etmeye başladım. İlk oturduğum ağacın altında elime değen elin ne olduğunu merak ediyor ve öğrenmeye çalışıyordum. Gidip baktım. Bir kadın cesedi ve ben meğer sırtımı onun göğüslerine dayayarak uyumuşum. Tüfeğimin ağzını kafasının altına dayayarak kaldırdığımda saçları yerde kaldı. Anladım ki bu kadın çoktan öldürülmüş. Kar ve soğuğun içerisinde cesedi bozulmamış. Yüzüne baktığımda, karşımda tıpkı canlı bir insan gibi duruyordu. Kürt geleneklerine göre iradesi dahilinde ya da dışında birisiyle birlikte olan kadın yaşatılmazdı. O anda bu sebeple öldürülmüş olabileceği aklıma geldi…”3

İşte, Metin Aktaş, Nişancı’daki  Zel figürünü bu ayrıntıdan yaratmıştır:

“Bir köpek kokuyu nasıl izlerse, ben de karanlıkta, sicim gibi yağan yağmurun, rüzgârın, arada bir patlayan göğün sesi içerisinde bazen duyulan, bazen yok olan kadın sesinin peşine düştüm. Yürüdükçe peşine düştüğüm ses çoğalıyor, netleşiyordu.

Büyük bir armut ağacının köküne bağlanmış bir kadın gördüm. Karanlıkta hayal meyal seçebildiğim kadını arada bir kısa sürelerle yeryüzünü aydınlatan şimşekler çakınca daha iyi görüyordum. Armut ağacına bağlanmış kadının yanında dört erkek vardı. İçlerinden biri uzun sakalı olan yaşlı bir insandı. Kucağını taşlarla doldurmuştu. Diğer üç erkek gençti; biri benden daha küçüktü. Diğer erkeklerin de kucağı taşlarla doluydu. Başlangıçta bu insanların gecenin bu saatinde kucağında taşlarla neden armut ağacına bağlı kadının çevresinde toplandıklarını anlayamadım. Ama tanık olduğum olay dikkatimi çekmişti. Adeta yerden sürünerek onlara yaklaştım; hemen onların çok yakınlarında bir incir ağacının kökünde saklanarak onları izlemeye başladım; merak etmiştim; ne yapıyordu bu insanlar? Kadını neden armut ağacına bağlamışlardı? (s. 64)

Burada, Hasan Hişyar’ın anlattıkları fantezi veya kurgu falan değil, gerçek anılarını yazmış. Her şey inandırıcı. Ama Metin Aktaş, romanında yazılanların yaşanmış gerçek şeyler olduğunu iddia ettiği halde, görüldüğü gibi bu sahneleri de diğer bir çok sahne gibi Serdî’in kitabından aşırmıştır. Bakınız, kadının bağlandığı ağaç bile her ikisinde de armut ağacıdır. Hasan Hişyar, daha önce yıllarca bu bölgede gerilla savaşı yürüttüğünden bölgeyi çok iyi tanımaktadır. Gece olduğu halde nerede (Nêrib Dağı) olduğunu iyi biliyor. Peki, Cem, yabancı bir yerde karanlıkta kadını hayal meyal seçebildiği halde, mübarek nasıl hemen büyük armut ağacını, kucaklarındaki taşları, kendisinin altında beklediği ağacın incir ağacı olduğunu çok rahat keşfedebiliyor?

Dediğim gibi, Metin Aktaş, Nişancı’sının büyük çoğunluğunu Hasan Hişyar Serdî’nin Görüş ve Anılarım adlı kitabına dayanarak yazdığı ortadadır. Ama savaşın geliştiği yerleri ve zamanları değiştirmiştir. Örneğin, gerçek olayda, Hasan Hişyar Serdî’inin anlatımında asıl savaş, katliam, köy yakmaları Dîyarbekir kuşatması kırıldıktan sonra, yani bölgeye dışarıdan ordular intikal ettikten sonra gerçekleşmesine rağmen, Nişancı’da çoğu savaş sahneleri Dîyarbekir kuşatmasından önce yaşanmaktadır. Ayrıca sağdan soldan üstünkörü duyduğu derme çatma bilgi kırıntıları ve kendince uydurup yamadığı, yapıştırdığı eklenti fantezileriyle romanını genişlettiği açık bir şekilde ortadadır. Ama hiçbir yerde Hasan Hişyar’dan bahsetmemekte, ha bire yazılı kaynaklara güvenmediğini anlatmakta, ısrarla Cem’in gerçek olduğunu söylemekte, kitabında yazılan şeylerin aynen yaşanmış olduğunu iddia etmektedir. Bazen Cem’in defterine yazdıklarına, bazen 1974 yılında Cem’le yaptığı uzun röportajda kendisinin anlattıklarına sadık kaldığını, bazen de bölgede 2000 yıllarında 4 yıl boyunca yüzlerce kişiyle yaptığı görüşmeden elde ettiği bilgilerle, bazen de kendinden bir şeyler kattığını… böylece bir biriyle çelişen ifadelerle romanının yazılış öyküsünü bize anlatmaya çalışmaktadır. Israrla yazılanların yaşanmış şeyler olduğu konusunda bizi inandırmaya çabalamaktadır. 

Metin Aktaş, Nişancı’sının “Giriş” bölümünün ilk tümcesinde şöyle diyor:

“Şeyhmus ile 1974 yılının Haziran ayında Elazığ sebze halinde tanıştım.” (s. 5)

Bu Şeyhmus denilen şahıs, romanın baş kahramanı Cem veya Emin’dir. 1924 yılında 18 yaşında olan Cem, 1974 yılında 68 yaşındadır. Xarpêt (Elazığ) sebze halinde bir kavganın ortasında yazarın gözüne ilişir:

“… Ellerinde tahta parçaları, kalın kalaslar, sopalar bulunan yaşları on sekizle, yirmi arasında olan yedi genç sırtında kamıştan yapılmış bir sepet taşıyan, altmış beş-yetmiş yaşları arasında, eski, kirli, yamalı paçavralara bürünmüş, başında, tam orta yerinde kırmızı bir bez parçasıyla yamalanmış, sekiz köşeli siyah bir şapka olan, ağzını kaplamış sık, beyaz bıyıkları çenesini geçen uzun, ince boylu yaşlı bir adamı dövüyorlardı. Doğrusu yaşlı adamın gücü, enerjisi ve cesareti beni şaşırttı. Yedi genç, ellerindeki tahta parçalarıyla, kalaslarla ve sopalarla yaşlı adama acımasızca saldırdıkları halde, yaşlı adamı yere yıkmayı başaramıyorlardı; yaşlı adam bir deri bir kemik kalmış vücuduna inen darbelere dayanarak ayakta durmayı başarıyor, eline geçen gençleri anasından doğduğuna pişman ediyordu. Gençler de bunu bildikleri için yaşlı adamdan uzak durmaya çalışıyorlar, ata saldıran aç kurt sürüsü gibi dört bir yandan aynı anda yaşlı adama saldırıyorlardı. Sebze hali hınca hınç insan kaynadığı halde kimse kavgaya karışmıyor, yaşlı adamı döven gençlerin çevresinde toplanıp izlemekle yetiniyorlardı.” (s. 6)

68 yaşında, bir deri bir kemik kalmış bir ihtiyarın yaşları 18-20 arası ellerinde kalın kalaslar, sopalarla 7 gencin acımasız saldırısına uğradığını ama ayakta durmayı başardığını, eline geçirdiği gençleri anasından doğduğuna pişman ettiğini, mantık açısından hayal edelim lütfen. Bu, ne kadar inandırıcı? Sadece bundan dolayı bile olsa, Nişancı, daha ilk sayfadan itibaren, bu abartılı betimlemesiyle sıradan ama dikkatli bir okurun kuşkularını üzerine çekmez mi?

“Sen Tuncelili* değil misin?”

“Evet.”

“Peki neden Tunceli’de değil de Hakkari’de okuyorsun?” (s. 11)

Bir deri bir kemik kalmış, köhne bir kulübede yaşayan, hamallık yapan, kirli pırtıları içerisindeki Şeyhmus Amca, yani Cem, bu sözlerle 1974 yılında Nişancı’nın yazarı ile tanışmıştır:

“İşte Şeyhmus ile tanışmamız böyle başladı. Şeyhmus’la tanışmadan önce biri bana, “Yetmiş yaşına yaklaşmış bir insanla on yedi yaşına yeni girmiş bir genç arkadaş olabilirler mi?” diye sorsaydı, “Olmaz” derdim. Ama Şeyhmus başka bir insandı. O hem bir çocuk, hem bir genç, hem de binlerce yıl yaşamış ulu bir bilgeydi.

Elazığ’a her gelişimde mutlaka Şeyhmus arkadaşıma uğrardım. Onu en son eylül ayının ilk haftasında gördüm:” (s. 13)

...

“Bu defteri al sakla ve günü geldiğinde yayınlaması için bir yayıncıya ver!”

“Ne yazılı defterin içerisinde?” dedim defteri yaşlı adamın elinden alırken.

Defterin ilk sayfasını açıp baktım. Büyük harflerle “BEN DİYARBEKİR SURLARI ÖNÜNDE ÖLDÜM” yazılıydı.

“Şeyh Said İsyanı’na katılmış bir milisin hatıraları var o defterin içerisinde. Bir halkın yok sayılan özgürlük isyanı, bir aşk destanı var o defterin içinde. Defteri iyi koru! Halkımızın, çarpıtılan gerçekleri öğrenmesini istiyorum” dedi Şeyhmus. (s. 14)

...

“Defterde yazılanları sen mi yazdın?”

“Evet dostum. Ben yazdım.”

“Sen Şeyh Said Ayaklanması’nda milis miydin?”

“Evet. Başından sonuna kadar ayaklanmanın içindeydim.” (s. 15)

...

Ve defteri açıp okumaya başladım... (s. 23)

Böylece Nişancı’nın “Giriş” bölümü biter, bundan sonra 4 bölümden oluşan Şeymus Amca’nın (Cem) defterinde yazılı olanları okumaya başlarız…

Şimdi burada romanın dışına çıkıp, Metin Aktaş’ın Agos gazetesinden Anita’ya verdiği ve daha sonra www.rizgari.com sitesinde de yayınlanmış olan “Yazılanlar Yaşandı” başlıklı röportaja biraz göz atalım.

Kitap gerçek bir hikâyeden çıkılarak mı yoksa tamamen kurgu üzerine mi yazıldı?


— Kitap bir kurgu değildir. Yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazıldı. Romanın başında anlattığım ön söz doğru. Ben gerçektende 1974 yılında Elazığ’da Şeyh Said isyanına katılmış başından sonuna kadar isyanın içerisinde Şeyh Said’le birlikte savaşmış bana isminin Şeymus olduğunu söyleyen bir insanla tanıştım, dost oldum.  Bu dostumun yaşam öyküsü beni çok etkiledi. O yıllar Hakkâri lisesinde okuyor Yerel Hakkâri Halkın Sesi gazetesinde yazı yazıyordum. Bu gazetede yayınlamak için dostum Şeymus’la uzun bir söyleyişi yaptım. Ama bu söyleyişiyi gazetede yayınlama olanağını bulamadım. Nişancı romanı yıllar sonra Şeymus’la yaptığım bu söyleyişiye sadık kalarak yazdığım bir romandır.”4

Bu bir kurgu değil. Yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazıldı.” cümleleri, görüldüğü gibi, bir biriyle çelişen ifadelerdir. Çünkü herhangi bir metni bir olaydan esinlenerek yazmak, bir kurgudur zaten. Hem esinlendim demek hem de kurgu değildir demek açık bir çelişkidir. Yani, siz bir olayı duyarsınız veya kendiniz tanık olursunuz veya yaşarsınız, sonradan da kalkıp bilinçaltınızda harmanlayıp belli bir edebi/sanatsal formda kurgularsınız; yani adı geçen olay veya duyulan şeyler sizin için esin kaynağı/ilham olmuş olur. Sanatsal bir eser, eşyanın tabiatı gereği, aynı zamanda bir kurgudur. Eğer biz herhangi bir metne, bu bir edebi eserdir diyorsak, zaten otomatikman onun kurgu bir eser olduğunu söylemiş oluruz. Kalkıp, bu bir kurgu değil, demek abesle iştigaldir, çelişkidir. Ama bu cümlelerde Şeyhmus’un, yani Cem’in gerçek bir kişi olduğuna, bu romanda yazılı olan şeylerin bu şahsın söylediklerine sadık kalınarak yazıldığına, yazılanların yaşanmış şeyler olduğunu belirtmek için beyhude bir gayretle bizi inandırmaya çabalıyor Nişancı’nın yazarı. Tabi ki kaçınılmaz olarak da çelişkili ifadeler kullanmaktan kendini alamıyor.

Agos gazetesinden Anita’nın “Bu kitabı yazarken hangi kaynaklardan yararlandınız?” sorusuna “… Doğrusu ben bu araştırmaya başladığımda Şeyh Said hakkında olumlu düşünen bir insan değildim. Araştırma sürecinde Şeyh Said hakkındaki düşüncelerim, önyargılarım değişti. Beni etkileyen yazılı kaynaklar değildi. Çünkü yazılı kaynakların büyük çoğunluğu yalan üzerine kurulmuş resmi tarihi temel alıyordu. Beni etkileyen, değiştiren halkla yaptığım birebir söyleyişiler oldu. Çünkü gerçek tarih, kazananların değil kayıp edenlerin tarihi burada gizliydi. Dört yıl boyunca isyanın yaşandığı Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Muş illerinde yüzlerce insanla konuştum.” cevabını veriyor. Daha önce de Anita’nın “Bu kitap fikri nasıl oluştu?” sorusuna da “1994 yılında oturduğum Tunceli Ovacık ilçesine bağlı köyüm, (Çay üstü) evim askerler tarafından yakılıp boşaltılınca Elazığ’a yerleştim.  Elazığ’da hala halkın üzerinde derin etkisi olan Şeyh Said’in kişiliği beni derinden etkiledi, düşündürdü. Devlet ısrarla unutturmaya çalışmasına rağmen Şeyh Said bu kentte yaşayan canlı bir insandan çok daha canlı bir gerçekti. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen hala yaşayan insanlardan daha çok halkın üzerinde etkili olan Şeyh Said gücünü nereden alıyordu? Devlet neden ısrarla Şeyh Said’in halkın üzerindeki etkisini yok etmeye çalışıyordu? Bu sorulara yanıt bulmak için dört yıl süren bir araştırmaya başladım.” cevabını veriyor.

Bir çok çelişki var, ama, en dikkat çekici ve hemen göze çarpanı şu: “Nişancı romanı yıllar sonra Şeymus’la yaptığım bu söyleyişi ye sadık kalarak yazdığım bir romandır.” dediği halde, burada, 1994 yılında Tunceli’den Elazığ’a göç ettiğini söylüyor. Ve o tarihe kadar Şeyh Sait hakkındaki olumlu düşünen bir insan olmadığını ekledikten sonra Elazığ’da hala halkın üzerinde derin etkisi olan Şeyh Said’in kişiliği beni derinden etkiledi, düşündürdü ifadelerini kullanıyor. Yani, yazar daha önce 1974 yılında, Şeyh Sait isyanı hakkında kapsamlı bir röportaj yapmış olmasına rağmen, ve bu romanı bu söyleşiye sadık kalarak yazdığını söylediği halde, yine de 1994 yılından sonra Elazığ’da epey yıllar yaşayarak, halkla ilişkiler geliştirerek Şeyh Sait’in halkın üzerinde derin bir etki bıraktığının farkına vardıktan sonra, bundan etkilenerek dört yıl boyunca isyanın yaşandığı Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Muş illerinde yüzlerce insanla konuştuğunu söylüyor.

Şimdi sormak gerek, eğer bu roman hem Şeyhmus’un anlattıkları veya geride bıraktığı deftere yazılı olanlarla Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Muş illerinde yüzlerce insanla konuşmaların bir harmanlaması ise, neden kalkıp illa da romanı yıllar sonra Şeymus’la yaptığım bu söyleşiye sadık kalarak yazdım deniliyor? Bu kadar çelişkili ifadeler, bunca karışıklık neden?! Kaldi ki adı geçen röportajda “Romanın omurgasını oluşturan kahramanların tümü yaşamış gerçek insanlardır.  Romanı yazarken ufak tefek küçük ayrıntılar dışında onların gerçek yaşamına sadık kalmaya çalıştım.” gibi ifadeleri, bu kadar kendinden emin sözleri, acaba hangi kuşku duyulmayan, somut kanıtlarla bize ispatlayabilir? Gerçek yaşamlarını hangi mümkün olan kaynaklardan olduğu gibi elde edebilmiştir acaba? Ki bunları söyledikten sonra artık ispatlamakla mükellef duruma gelmiştir!

Sonra röportajın bir yerinde kullandığı canalıcı bir cümle daha var. Şöyle diyor: “Şey Said hareketinin ilerici bir ulusal hareket olduğu intibasını uyandırmıyor bu düşüncede olduğumu söylüyorum.” Peki, “ilericilik” denilen şey nedir? Eğer bir tarikat şeyhi, sömürgeden daha aşağı bir konumda olan varlığı inkar edilmiş, kandırılmış, yok edilmek istenen bir ulusun kendi devletini kurması için ona önderlik yapıyorsa bu ilericilik değilse, hiçbir şey ilericilik değildir. Eğer bu, ulusallık değilse hiçbir şey ulusalcılık değildir. Yani, illa da kalkıp başka ulusları yok saymak, inkar etmek, asimile etmek mi ulusalcılıktır? Sadece sosyalistler mi ilericidir?

Bütün bunlara daha yüzlerce boyutuyla başka çelişkiler, çuvallamalar, çarpıtmalar eklenebilir. Ama şimdiye kadar anlatılanlar, Nişancı’yı bir birine tavsiye eden kitabı okumuş veya okumamış (!) ama onu öven okurların kitap hakkında belli ölçüde bir fikir sahibi olmaları için yeterlidir sanırım.

Kısaca Toparlarsak

Nişancı romanının temel olay ekseni, 1925 Kürt Hareketidir. Metnin içindeki anlatımlar detaylardır, asıl olay Kürt halkının kendi bağımsız devletini kurmak için giriştiği 1925 silahlı direnişidir. Nişancı bu hareketi romanlaştırma çabasıdır.

1925 hareketi son yıllarda Kürt aydınlarının eğilmeye başladıkları ve yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmaya başladıkları popüler konulardan biri. Bu yönelme 1925 hareketinin tanımlanmasıyla ilgili varolan kalıpların da sorgulanmasını beraberinde getirdi. Devlet’in 3 Mayıs 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla adını koyduğu Şeyh Sait isyanı olarak anılan hareketin aslında Kürt halkının kendi bağımsız devletini kurmak için giriştiği örgütlü bir eylem olduğu, Azadî’nin çatısı altında birleşen bir çok örgütün bilinçli eylemi olduğu, devletin hareketi bertaraf etmek için Pîran da provokasyona girişerek erken patlamasını sağladığı da artık tartışılan konulardır. Bu anlamda Nişancı romanı gerek kavram ekseniyle gerekse de bir bütün olarak anlatımıyla devletçi söylemi aşabilmiş değildir kanaatindeyim. Bu söylemin sınırları içinde durarak 1925 hareketini romanlaştırmaya kalkışmıştır Metin Aktaş.

Yazarın kendi deyimleriyle ister Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Muş illerinde yüzlerce insanla yapılan konuşmaların bir derlemesi olsun isterse de Şeymus’la yaptığı söyleşiye sadık kalarak yazdığı bir roman olsun sonuçta romandaki anlatımlar sübjektiftir. Yani roman yazarının yaşananları nasıl algıladığını ortaya koyması açısından sübjektiftir.

Tam da bundan dolayı bize göre asıl kahramanların yerine geçirilen sahte kahramanlarla tarihin çarpıtıldığı, ulusal bilincin kırıldığı ve daha da tehlikeli olanı devletin söylemleri içinde durarak 1925 Hareketi’ni daha da anlaşılmaz kılan bir roman olarak tarihimize geçecektir. Tarih ve tarih bilinci bir ulusun toplumsal hafızasıdır. Öte yandan, ulus bilincinin oluşmasında romanın çok büyük etkisi olduğu da biliniyor. İşte bu noktada Nişancı, tarihsel olayları çarpıtıcı rolüyle aynı zamanda toplumsal hafızayı, Kürtlerde ulus  bilincini aşındırıcı bir işleve sahiptir.

Sonuç olarak Metin Aktaş Nişancı’sıyla hem edebi/estetik değerler açısından hem işlediği konunun hakikiliği konusunda ve hem de ahlaki ilkeler açısından hiçbir şekilde iyi nişan alamamıştır! Fakat gerçek olayları işleyiş biçimi ve temasal kurgusuyla Kürt tarihini ve tarihi şahsiyetlerini basitleştirerek, çarpıtarak, tarihimizin içini boşaltarak okurun bilinçaltını bulanıklaştırmaktadır. Kuşkusuz bu da tarihimize, Kürtlük bilincine yapılmış bir haksızlıktır. Bu şekilde Nişancı’ının neye hizmet ettiği ortadadır artık!

_______________

*Yazarın, kendini Dêrsimli değil de Tuncelili olarak tanıtması, ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu durum yazarın duruşu, dünya görüşü, olaylara bakış açısı hakkında hemen romanın başında okura kendisi hakkında belli bir intiba edinmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü Türkiye’de yaşayıp az buçuk dünyadan haberi olan herhangi sıradan bir insanın bile “Dêrsim” ve “Tunceli” sözcüklerinin ne anlama geldiğini bilir! İşin ilginç yanı, Metin Aktaş, romanında bir kısım Kürt yerleşim birimlerinin adlarını, örneğin Diyarbakır değil de Diyarbekir veya Genç değil de Derehani (doğrusu Dara Hênî) adlarını kullanmayı tercih ettiği halde, romanında ve verdiği röportajlarda hep kendini Tunceli (Dêrsim) ili Ovacık (Pulur) ilçesi Çayüstü (…?...) köyünden tanıtır. Yani, ait olduğu yerlerin asıl adlarını kullanmamaya özen gösterdiği ortadadır.

Burada bir şeye daha değinme gereği duyuyorum; dikkat ettim Hasan Hişyar Serdî’nin adı geçen kitabında yerleşim yerlerinin adları aşağı-yukarı aynen Nişancı’da da kullanılmışlar. Tabi, Hasan Hişyar Serdî’nin kitabında –ola ki çevirmenin hatasıdır- yerleşim yerlerinin adları yanlış yazılmış. Örneğin “Kerwes” köyünün adı “Kerwari” yazılmış. Fakat Nişancı’da daha da yanlış yazılmış. Örneğin Serdî’nin kitabında “Gaban” geçidinden söz edilmekte ama Metin Aktaş bunu “Gabar” olarak yazmaktadır.

1Kurbağalar hakkında geniş bilgi için bakınız: Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 266, Cilt: 23, Ocak 1990

2Serdî, Hasan Hişyar, Görüş ve Anılarım 1907-1985, Çeviren: Hasan Cuni, Med Yayınları, 1994 İstanbul, s. 229

3Serdî, Hasan Hişyar, Görüş ve Anılarım 1907-1985, Çeviren: Hasan Cuni, Med Yayınları, 1994 İstanbul, s. 377, 378

4http://turkish.rizgari.com/modules.php?name= Content&pa=showpage&pid=789

________________

Kaynak:  http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=News2&file=article&sid=2442, 30.08.2007 Saat: 15:48

Na xebere 3378 rey wanîyaya
No nuşte hema şîrove nêbîyo.