zazaki.net
13 Kanûne 2017 Çarşeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
15 Êlule 2016 Panşeme 08:08

"Kürtlerin beni yanıltmalarına çok sevinirim"

Michael L. Chyet

İngilizceden çeviren: S. Baran

Bu Kürtlere soruyorum: Gerçekten de çeşmenizden şarap yerine su mu akmasını istiyorsunuz? Kürtçenin yerine Türkçenin mi geçmesini istiyorsunuz?

Milliyetçi bir hareket açısından dil, bir kimliğin farklılığının tanımlanmasında çoğu zaman önemli bir rol oynar. Kürtlerin birçok lehçesi ve edebi bir tarihi olan farklı bir dili var. Buna rağmen, günümüzde, Kürt dilinin tehlikede olduğuna ilişkin siyasi söylem ile bu dili konuşanların büyük bir çoğunluğunun Kürt diline ilgisizliği arasında büyük bir açıklık söz konusu. Özellikle, Kürtlerin (ya da ebeveynlerinin) % 60-65’i tarafından konuşulan Kurmanci lehçesi bu durumdadır: Kurmanci lehçesi Türkiye, Irak, İran, Suriye, eski Sovyetler Birliği ve Lübnan’da konuşulmaktadır. Adı geçen son üç ülkede kullanılan tek Kürtçe lehçedir.

4.5 milyon Kürdün yaşadığı Irak’ta, Kurmanci ve Sorani lehçeleri kullanımı aşağı yukarı eşit orandadır. Bunun nedeni, İngiliz yönetimi döneminde (20. yüzyıl başlarında) Sorani lehçesinin, bugün Irak denilen bölgede tüm Kürtler için eğitim dili olmasıdır; Irak Kürtlerinin çoğu Sorani lehçesini daha itibarlı görüyor. Bu da Kürt Demokrat Partisi’nin (KDP), basın açıklamalarını neden hiçbir zaman Kurmanci lehçesiyle değil de Sorani lehçesi ve Arapça yazıp gönderdiğini ve KDP yetkilileriyle radyo röportajları yapıldığında bu kişilerin neden Sorani (Kurmanci aksanıyla!) lehçesinde konuştuklarını açıklıyor. Bir lehçeyi diğerine tercih etmenin yanlışlığı ise, bir başka yazıda ele alacağım bir konudur.

Kürtçe yazım için Irak ve İran’da Arap alfabesi kullanılırken Türkiye ve Suriye’de Latin alfabesi kullanılmaktadır. İki farklı alfabenin (eski Sovyetler Birliği’nde kullanımda olan Kiril alfabesiyle birlikte üç alfabe) kullanılıyor olması, Kürtler arasında birliğin sağlanamamasının kaynağı haline gelmiştir. Bu nedenle, Irak’ta Kurmanci lehçesini konuşan Kürtler, Avrupa ve diğer yerlerde, kendi dillerinde Latin harfleriyle yayımlanan eserlerden büyük oranda habersizdirler. Görece az sayıda Kürt okur ve yazar (Latin alfabesini kullanan) arasında şekillenen günlük yazı diline ilişkin kelime dağarcığı, Irak Kürdistanı’nda, Arap alfabesi kullanan Kürt öğrencilere öğretilmemektedir. Kürtçe televizyon yayınlarının bu sorunu giderme potansiyeli vardır.[1]

Dilbilimsel bu durumu bir başka değerlendirme yolu da şu: Kürdistan’ın yer aldığı Ortadoğu ülkelerinde, bölgedeki devletin resmi olarak kullandığı alfabe ile Kürtçe yazım için kullanılan alfabe genellikle aynıdır. Örneğin Türkiye’de hem Türkçe hem de Kürtçe (Zazaca için de geçerli) için Latin alfabesi kullanılmaktadır. İran’da hem Farsça hem de Kürtçe (Sorani ve Kurmanci lehçeleri) Arap alfabesiyle yazılmaktadır. Arapçanın baskın dil olduğu ülkelerde de aynı şeyin yaşandığı düşünülebilir. Hem Güney Kurmanci (Behdini) hem Sorani lehçesiyle yayımlanan kitaplarda Arap alfabesinin kullanıldığı Irak Kürdistan’ında durum gerçekten de budur.

Oysa Suriye’de, Kurmanci lehçesini konuşan 2 milyon Kürdün durumu bunun tersidir. Suriye, Irak gibi bir Arap ülkesi olmasına rağmen, buradaki Kürtler yayınlarında, Türkiye’deki Kürtlerle uyumlu olarak, Arap alfabesi yerine Latin alfabesi kullanmaktadır.

Bu aykırılığı nasıl açıklayabiliriz? Suriye Kürtlerini, komşu Irak’taki Kürtlerden bu denli farklılaştıran nedir? Dünya ölçeğinde, azınlık dil kullanıcılarının dilsel alışkanlıklarına bakacak olursak Suriye Kürtlerinin tipik bir dilsel azınlık olduğunu görürüz: farklı bir kimliğe sahip olmanın bir parçası olarak, çoğunluğu oluşturan Araplardan farklı bir alfabe kullanıyorlar. Ayrıca, kendilerini başkalarından farklılaştıran dillerini aktif olarak kullanıyor ve dili, kimliklerinin bir parçası olarak ifade ediyorlar. Kürtlüklerinden gurur duyuyor gibi görünüyorlar; gariptir ki bu, “hattın üstünde”, yani Türkiye’de yaşayan Kürtlerde olmayan bir olgu.

Türkiye Kürtleri diğer ülkelerdeki Kürtlerden sayıca çok daha fazladır. Kürtlerin nüfusuna ilişkin güvenilir istatistiklere ulaşmak zor olmakla birlikte, genel olarak 1980’ler ve 90’larda, Türkiye’de 12-20 milyon; İran’da 6.5-8 milyon; Irak’ta 4.5-5 milyon ve Suriye’de ise 2 milyon kadar Kürt yaşadığı düşünülüyordu. Günümüzde ise bu sayılar şüphesiz ki yukarıda verilenden daha fazladır. Kürtler genel olarak “azınlık” olarak etiketlenirken, sadece 2 milyonluk bir nüfusa sahip olanın deneyimleriyle 12-20 milyonluk –Türkiye nüfusunun % 20’si– bir gruba mensup olmak arasında çok büyük bir duygu farkı vardır.

“Azınlık” terimini, Türkiye Kürtleri gibi büyük bir nüfusa sahip bir etnik grup için kullanmak zordur. 12-20 milyon insan, orta ölçekli bir ülkenin nüfusu kadardır. 20 milyon, Bulgaristan ve Portekiz’in toplam nüfusundan daha fazladır. Bu durum, azınlık profiline çok daha fazla uyan, 2 milyon nüfuslu Suriye Kürtleri ile büyük bir tezat oluşturmaktadır.[2]

Yukarıda sözü edildiği gibi, Türkiye Kürtleri -hem Türkiye’de yaşayanlar hem de Avrupa’daki büyük göçmen toplulukları- Türkçe konuşmayı tercih etme eğilimindeler. Bu, Kürtçenin bir sonraki nesle aktarılmaması demektir. Türkiye’de, Türk hükümetinin Kürtlerin Kürtçe konuşma, okuma ve yazmalarına izin vermediği gibi mazeretlerde bir ölçüde haklılık payı var -ya da vardı. Ancak bu insanlar Avrupa’ya göç ettiklerinde, Türkiye topraklarında mahrum kaldıkları şeyleri elde etme olanağını kullanmaktansa çoğu Türkçe konuşmaya devam etmekte ve Kürtçe okuma ve yazmayı öğrenme zahmetine girmemektedir; çok azı bu dili sonraki nesle aktarmaktadır. Gerekçe olarak çoğu zaman, yerel dili (Fransızca, Almanca, İngilizce vs.) okuma ve yazmayı öğrenmenin daha önemli olduğu ileri sürülmektedir.

Belki de Türkiye Kürtleri sayıca çok olduklarından, Kürtçeyi çocuklarına aktarmada bireysel anlamda kendilerini sorumlu hissetmiyorlar çünkü mutlaka bunu yapacak başkaları olduğunu düşünüyorlar. Bu bana bir halk hikayesini hatırlatıyor:

Bir köy festivalinde, köyün belediye başkanı, şarap akan bir çeşme inşa etmeyi planlar. Köydeki 40 asilzadeyi şarap temin etmekle görevlendirir. Bu 40 asilzadeden her biri kendi kendine “diğer 39 kişi şarap getireceğine göre kimse benim su getirdiğimin farkına varmaz” diye düşünür. Tabi, herkes aynı şeyi düşündüğü için, çeşme açıldığında çeşmeden şarap değil su akar.[3]

Bu davranış biçimi -ben yapmasam da başkaları yapar inancı- bir azınlık dili için öldürücü olabilir. Kürtçe -özellikle Kuzey Kurmanci lehçesi- tehlike altında bir dildir ve bu dilin yaşaması, nihayetinde Kürtlerin kendilerine, dillerini gelecek nesillere aktarmalarına bağlıdır. Benim Kürtler için söyleyeceğim motto şudur: Çocuklar tarafından kullanılmayan bir dilin geleceği yoktur. Sayıca oldukça fazla olduklarını, dolayısıyla dillerinin her zaman var olacağını söyleyen Kürtler daha çok, anlattığım hikayede, çeşmeye şarap yerine su getiren asilzadelere benziyorlar. Gerçekte, Türkiye’nin doğusundaki köy boşaltmalardan sonra (Kuzey Irak’tan söz etmiyorum) birçok Kürt, Türkiye’nin batısındaki Türkçe konuşulan büyük şehirlere göç ettiler ve buralarda çok ciddi bir asimilasyon baskısı altında kaldılar. On yıl içinde Kurmanci lehçesi konuşanların sayısının birkaç milyondan bir milyona ve sonra birkaç bine ve daha sonra birkaç yüze düşmesi olasılığı vardır. Ya sonra? Eğer Kürtler çocuklarıyla daha “prestijli” olduklarını düşündükleri ana akım dillerde -ister Türkçe ister Avrupa dillerinde- konuşmaya devam ederlerse, Kürtçe, Yerli Amerikan Kızılderililerinin konuştuğu birçok dilin kaderiyle aynı kaderi paylaşacak. Örneğin “Clackamas Chinook” dilini konuşan son kişi, Melville Jacobs’un, Content and Style of an Oral Literature (Sözlü Bir Edebiyatta İçerik ve Biçim) adlı kitabı için kendisinden halk hikayeleri derlemesinden sonra, 20. yüzyıl ortalarında öldü.

Bu Kürtlere soruyorum: Gerçekten de çeşmenizden şarap yerine su mu akmasını istiyorsunuz? Kürtçenin yerine Türkçenin mi geçmesini istiyorsunuz? Birçok kişi, dillerinin kaçınılmaz olarak öleceğini düşündükleri durumda, bunu engelleyebilecek güçte görmez kendini. Halbuki burada dilsel alışkanlıklar çok önemlidir: tehlikede olan bir dilin korunmasında her bir bireyin katılımı büyük bir önem arz eder. Tehlike altındaki bir dili konuşanlar, bu dilin yok olmaktan kurtulması için kendilerine düşen sorumluluğu ve ne kadar güçlü olduklarını, dili gelecek nesillere aktararak dil ölümüne yol açabilecek bu süreci engelleyebileceklerini göremiyorlar.

1987’de, Ağrı’da (Türkiye’nin doğusunda Ararat Dağına yakın bir yerde) katıldığım bir düğünde yaşlıların birbirleriyle Kürtçe konuştuklarını ama gençlere bir şey söylemek istediklerinde onlarla Türkçe konuştuklarını fark ettim. Bu tutumdan, böyle davranan Kürtler için Kürtçenin geçmişe, Türkçenin ise geleceğe ait bir dil olduğu sonucuna varılabilir.

Anayurdundan göç etmek, anadilinin geleceğinin tehdit altında olmasıyla da ilişkilidir. İngilizce, Fransızca, İbranice, Türkçe veya Arapçanın baskın dil olduğu bir ortamda genç nesil kendi anadilini nasıl yaşatacak? Kürt babalar, ataerkil otoritelerini evde Kürtçe dışında bir dil konuşulmaması için ısrarcı davranarak kullanırlarsa, bu ters yönde bir değişim başlatabilir. İsveç’te bunu yapan ve muhteşem sonuçlar elde eden birkaç Kürt aile tanıyorum. Bu ailelerin bütün çocukları akıcı bir Kürtçe ve İsveççe konuşuyor ve birçoğu okulda ayrıca İngilizce öğreniyor.

Başka bir etnik grubun konuştuğu bir azınlık dilinden örnek verelim. Yidiş dili, Doğu Avrupa’nın Aşkenaz Yahudilerinin konuştuğu, atalarına ait bir dil. Holokost sonucunda Yidiş dili Sovyetler Birliği, Polonya ve Romanya’nın dil haritasından tamamen silindi. Amerika Birleşik Devletleri’nde konuştuğum hemen her Aşkenaz Yahudi aynı hikayeyi anlattı: “Ailem konuştuklarını anlamamızı istemediği zamanlarda Yidiş dili konuşurdu.” Bu dil alışkanlıkları yüzünden bütün bir nesil Yidiş dilini bilmekten mahrum kaldı.

Burada motive edici faktörler nelerdi? Kürtlerin durumunun tersine, Amerika’da Yidiş diline baskı uygulayan bir hükümet politikası yoktu: Yahudi toplumunun, çoğunluğun kültürüne asimilasyonun bir ihtiyaç olduğu algısı, Yidiş dili konuşan Yahudileri, dillerini gelecek nesillere öğretmekten alıkoydu. Benim babam, çocukken büyükannesi onunla Yidiş dili konuştuğunda İngilizce cevap verdiği için pişmanlık duyuyordu. Bu tür davranışlarının gelecekteki sonuçları üzerine düşünebilen çok az insan vardı. Bugün artık Yidiş dili sadece ultra-Ortodoks Hasidik Yahudileri tarafından konuşulan bir dil. Onlar sayesinde halen ilk kelimelerini Yidiş dilinde söyleyen çocuklar var. Ama seküler Yidiş tiyatrosu ve buna eşlik eden zengin Yidiş edebiyatı sadece çeviri sayesinde izleyici bulabiliyor.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, daha baskın olan dilin prestijli dil olduğu algısı, herhangi bir azınlık dilinin geleceğini tehlikeye sokabilecek bir faktördür. Dilini ve kültürünü koruma ihtiyacı, insanın dili ve kültürüyle gurur duymasıyla yakından ilişkilidir. Buradan sadece, söz konusu Yahudi göçmenlerin Yidiş dilinden utandıkları sonucuna varabilirim. Şüphesiz ki İngilizcenin daha saygın olduğunu ve dolayısıyla çocuklarını Yidiş damgasından kurtarmakla gelecek nesillerin başarılı olmasını garantilediklerini düşünüyorlardı. Bu da, onların Doğu Avrupa’daki Yahudi olmayan eski komşularının görüşlerini içselleştirmiş oldukları anlamına geliyor.

Bu örnekler muhtemelen, Avrupa ve Türkiye’de yaşayan Kürt ailelerin çocuklarına neden Kürtçeden çok Türkçe öğrettiklerini açıklıyor. Suriye Kürtlerinin aksine Türkiye Kürtleri, Kürt olmaktan ve Kürtçe konuşmaktan gurur duyma hislerinden yoksun gibi görünüyorlar.

Türkiye Kürtleri, daha ziyade, Türk eğitim sisteminin Kürtçeye karşı oluşturduğu negatif algıyı içselleştirmişe benziyorlar ve daha “prestijli” dilleri -bir yandan Türkçe, diğer yandan Fransızca, Almanca, İngilizce- kullanmaları yönünde motive ediliyorlar. Ekonomik etkenler, kültürel devamlılığa baskın gelir mi? Tarihsel açıdan, bir dil o dili konuşanlar tarafından başağrısı olarak algılandığında, o dili konuşanlar dilin sonraki nesillere aktarımını keser ve dil, konuşanlarının gitgide azalmasıyla yavaş yavaş ölür. Kürt dili, konuşanları için bir gurur kaynağı mıdır yoksa üzerlerinden atmaları gereken bir yük müdür?

1980’lerde Berkeley’de, Kaliforniya üniversitesinde son sınıf öğrencisiyken, San Francisco ve civarında, sahiplerinin Kürt olduğu on ya da on bir İtalyan restoranı vardı. Bu Kürtlere neden bir Kürt restoranı açmadıklarını ya da neden Kürt yemekleri yapmadıklarını sorduğumda, ki sık sık sorardım, gerçek bir cevapları yoktu. 2000 senesinde Paris’te yaşadığım sırada, sahibi Kürt olan pek çok restoran gördüm. Ama sadece bir ya da iki tanesinin, yemeklerini “Türk yemeği” değil de açıkça “Kürt yemeği” olarak sunduklarını hatırlıyorum. Bu arada, Paris ve San Francisco’daki tüm bu restoranların sahipleri Türkiye’den gelen Kürtlerdi. Bu olguda, Kürtlerin kendi etnisitelerine güvensizliklerinin ekonomik boyutunu görebiliyorum.

Bu anlattığım durumun aksine, Virginia’da (Washington DC’nin bir banliyösü), Falls Church'de kısa bir süreliğine bir Kürt restoranı vardı. Sahibi Iraklı bir Kürt’tü ve kendi Kürt mirasıyla gurur duyduğu, dekorundan, yemeklerine, müziğine kadar her bakımdan apaçık ortadaydı.

Bu yazıyı, yaşam süremiz içinde ölmesi muhtemel, tehlikede olan birkaç dilin listesini vererek tamamlayacağım.

Batı Ermenicesi: Ermenistan Cumhuriyeti’nin resmi dili Doğu Ermenicesidir. Batı Ermenicesinin hiçbir yerde resmi bir statüsü yoktur.

Neo-Aramice (Modern Süryanice): Değerlendirmeye bağlı olarak dört veya beş farklı Aramice var. Bu dillerden ikisi Kürdistan Hıristiyanları tarafından konuşulmaktadır. Kürdistan Yahudileri de Neo-Aramicenin lehçelerini konuşuyorlardı; bu lehçeleri konuşanlar çeşitli Hıristiyan gruplarla karşılıklı olarak anlaşabiliyorlardı. Kürt Yahudiler şimdi İsrail’de yaşıyor ve genç nesiller İbranice konuşuyor: büyükanne ve babaları, anne ve babaları öldüğü zaman, Neo-Aramice dili yok olacak. Süryani ve Keldanilerin çoğunluğu anayurtlarını terk ettiler; dillerinin diasporadaki kaderi, Yahudi komşularınınkinden pek de parlak değil.

Yahudi İspanyolcası/Ladino: Osmanlı İmparatorluğu’nda yani Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Eski Yugoslavya’da yaşayan Yahudilerin dili. İkinci Dünya Savaşı sırasında Selanik Yahudilerinin katledilmesinden sonra bu dili konuşan en büyük topluluk yok oldu. Sefarad Yahudilerinin eğitim dili, oldukça prestijli bir dil olan Fransızcaydı. 1980’lerde İstanbul’da yaşayan genç bir Sefarad Yahudisinden, Yahudi İspanyolcasının çoktan ölmüş olmasını dilediğini duydum.

Bask: İzole edilmiş bir dil, Kuzey İspanya’da (1991’de bu dili konuşan kişi sayısı 580.000) ve bitişiğindeki Güney Batı Fransa topraklarında (1991’de bu dili konuşan sayısı 67.500) konuşulan bir dil. Toplam 647.500 konuşanıyla, bir milyonun epey altında bir sayı.[4]

Amerikan Kızılderili dilleri:

Navajo: 148.530 kişi konuşuyor (1990 nüfus sayımı). 7616 kişi sadece bu dili konuşuyor. Etnik grup nüfusu: 219.918 kişi. (1990 ABD Nüfus Bürosu)

Hopi: 5264 kişi konuşuyor (1990 nüfus sayımı). Sadece bu dili konuşan kişi sayısı 40.

Chippewa: 5000 kişi konuşuyor. Etnik grup nüfusu: ABD’de 103.826 (1990 ABD Nüfus Bürosu)

Lakota: ABD’de 6000 kişi konuşuyor. Etnik grup nüfusu: 20.000.[5]

Cherokee: 15.000-22.500 kişi konuşuyor. Sadece bu dili konuşan kişi sayısı 130. 14.000 kişi Oklahoma’da 1000 kişi Kuzey Carolina’da yaşıyor. Oklahoma’daki bazı topluluklarda dil kullanımı yoğun; diğer yerlerde gençlerin çoğu İngilizceyi tercih ediyor.[6]

Yukarıda sözü edilen diller, tehlikede de olsalar, halen yaşıyorlar. Oysa, Chinook dilini konuşan kişi sayısı 1996’da sadece 12 idi. Toplam 300 olan nüfusun çoğu İngilizceye geçmişti. Wikipedia’ya göre Chinook dilinin Wasco ve Wishram lehçelerini konuşan sadece ikişer kişi kalmış durumda. Clackamas Chinook lehçesi ise artık yaşamayan birkaç Chinook lehçesinden biri.

Yazımı daha umut verici sözlerle bitirebilmek isterdim ama okuyucularımı doğru olmayan bir güven duygusuyla rahatlatmayacağım. Bu muhteşem azınlık dillerini konuşanlar dillerine ilişkin tutumlarını hemen değiştirmezlerse, bu dillerin yok olması sadece bir zaman meselesi olur. Kürtlerin beni yanıltmalarına çok sevinirim. Aslında hiçbir şey beni bundan daha fazla mutlu edemez.


[1] Hala ve her zaman, Kürtler ve dilleri hakkında çalışan her ciddi bilim insanının, Kürtçe yazımda kullanılan bütün alfabeleri okuyabilmesi gerektiği inancındayım.

[2] Wikipedia: Bulgaristan nüfusu: tahmini 7.639.000 , Portekiz nüfusu: 10.848.692

[3] Bu, Fıçıdaki Süt (ya da Şarap) adlı halk hikayesinin Belçika (Valon) versiyonu, Aarne Thompson yazımı 1555.

[4] Ethnologue: www.ethnologue.com

[5] Ethnologue: www.ethnologue.com

[6] Ethnologue: www.ethnologue.com
http://candname.com/1876/

Na xebere 4052 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
Rastî
Mehmet AÇIlL
Rastî eve birêz Chyet; siyasetmedarên me, qaşo şervanên me, rewşenbîrên me ku bi taybet vana me asîmile dikin...
16 Êlule 2016 Îne 14:39