zazaki.net
25 Êlule 2017 Dişeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
29 Kanûne 2014 Dişeme 13:24

“Hani Devletiniz Var mı?”

Roşan Lezgîn

Diyarbekır belediyelerinin katkılarıyla 2005 Nisan ayında Kürt-Pen, Türk-Pen ve Uluslararsı Pen’in birlikte düzenlediği  “Çokdilli ve Çokkültürlü Eğitim: Dünya Deneyimleri” başlıklı konferansa ben de Kürt-Pen üyesi olarak katılmıştım. Dünyadan yazarların yanı sıra Türklerden, yine birçok yerden Kürt yazarlar katılmıştı. Konferans, Diyarbekır’de Bağlar Belediyesi Konferans salonunda gerçekleşmişti.

İki gün süren Konferanstan sonra kafile halinde Hasankeyf’i gezmiştik. Dönüşte Diyarbekır Büyükşehir Belediyesi bize akşam yemeği verdi. Yemekte Rojava Kürdistan’ından katılmış arkadaşlarla aynı masada oturuyordum. Tam karşımda da demokratlığına toz kondurmayan, 12 Eylül rejiminden dolayı on iki yıl Almanya’da yaşamış, şu an adını vermek istemediğim ünlü bir Türk yazarı kadın vardı.

Rojavalı arkadaşlar tek kelime Türkçe bilmediğinden onlarla Kürtçe konuşuyor, karşımdaki Türk yazarla da Türkçe konuşuyordum. Ama kadın, Kürtçe konuşmamıza itiraz etti “Türkçe konuşun, ben de anlayayım” dedi. “Arkadaşlar Türkiye Kürtlerinden değil” dedim. “Hiç Türkçe bilmediklerinden mecburen onlarla Kürtçe konuşuyorum” diye nazikçe durumu izah etmeye çalıştım. Daha sonra aklıma nasıl geldiyse, “Kusura bakmayın ama Türkçe konuşa konuşa dilimizden olduk, hele biraz Kürtçe konuşalım, siz de fırsat varken az bir Kürtçe tınısını dinleyiniz” dedim ama demez olaydım.

Artık sohbetimiz “dil” ile ilgili tartışmaya dönüştü. Konuşma içerisinde “Türkçe ile Kürtçenin ilişkisi çok çarpıktır; Türkçe Kürtçenin katili pozisyonundadır” dediğimden artık kadından hiç kurtulamadım!

Otomatiğe bağlanmış gibi o kadar konuştu ki, yemeği bize zehir zıkkım etti. Notre Dame de Sion Lisesi’ni okumuş olan kadın, Fransız devriminden başladı, ulus devrimlerin tarihini anlattı. Bütün ulus devletlerde dil sorununun böyle geliştiğini, devletin dilinin diğer dilleri baskılamasının normal olduğunu, bunun katillikle izah edilemeyeceğini anlattı da anlattı. Hatta hanımefendinin yanında Kürtçe konuşmakta ısrar ettiğimden, Türkçenin katil bir dil olduğunu söylediğimden dolayı nerdeyse beni faşistlikle, ırkçılıkla suçladı.

Kürtlerde “Keçel dibêje navê min navê te, kumê min li serê te!” şeklinde bir söz var. Yani “Kel olanı, adım senin adın, külahım da senin başına der!” Türklerle tartışmak, Kürtlerin durumunu kabul ettirmek çok zordur.

Türkiye sınırları içerisinde kalan Kürdistan’da, Kürtlerin arasında kalan Türkler genel olarak öğretmen, imam, subay, astsubay, polis vs. devlet memurlarıdır. Ahlat, Eleziz gibi yerlerde yaşayan Türkmenleri saymazsak sivil olarak Kürt bölgelerinde yaşayan Türkler nadirdir.

Buradan kaç yıl öncesine kadar olan işyerimin hemen arka tarafındaki binada eşiyle birlikte oturan Konyalı Türk bir amca vardı. Sanayi Sitesi’nde tarım makinesi parçalarını, çift sürme aletlerini satıyordu. Eşi Hacı ananın okuma yazması yoktu, Umreye, Hacca gitmiş namazında niyazında köy kökenli sıradan bir ev hanımıydı.

Memleketimizde sivil olarak yabancı olduklarından onlara karşı son derece muhabbetim vardı. Hacı ana, çoğu zaman yanıma gelir, çay kaynatırdım kendisine, sohbet ederdik. Genelde o konuşur, ben dinlerdim. Yabancıdır, konuşsun, içini boşaltsın, rahatlasın derdim.

Bir gün yine Hacı ana yanımda otururken eşim de çıkageldi. Yine çay kaynatmıştım. Üçümüze bardakları doldurdum, sehpanın etrafında kurulmuş çaylarımızı yudumlarken Hacı ana da her zamanki gibi durmaksızın bir şeyler anlatıyordu. Çok konuşurdu, anlatacak şeyleri bitmezdi hiç. Geldiğinde kafam o kadar şişerdi ki gittikten sonra saatlerce kendime gelemezdim. Bazen dinlemekten dayanamayacak duruma geldiğimde saygısızlık yapmadan bunu bir şekilde hissettirirdim ya da o yorulur “Eh bana müsaade” deyip giderdi.

Beni bilenler bilir, çok nadir Türkçe konuşurum. Hele Kürtlerle hayatta Türkçe konuşmam. Hala imajım böyle, Kürtlerden kimse kolay kolay cesaret edip benimle Türkçe konuşamaz.

İlk kez 2002 Şubat’ında Diyarbekır’de Dünya Öykü Günü adı altında Diyarbekır Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda birkaç yazar arkadaşla Kürtçe öykü okuyacaktık. Bu, Diyarbekır gibi bir yerde Kürtçe olarak halka açık bir şekilde yapılacak ilk etkinlikti. O zamanın şartlarına göre çok cesaretli aynı zamanda riskli bir adımdı. Polis baskınına uğrayabilir, bizi izlemeye gelenlerle birlikte gözaltına alınabilir, hatta tutuklanabilirdik.

Daha etkinliğimiz olmadan, etkinlikle ilgili haber yapmak için Gündem gazetesinin Diyarbekır bürosunda çalışan Mizgîn adında genç bir bayan muhabir görev alıyor. Mizgîn, öykü okuyacak olan yazarlarla konuşup, röportaj benzeri bir paket haber yapmayı tasarlıyor. Mizgîn’in de şöyle bir sorunu var, Kürt olduğu halde asimile olmuş, hiç Kürtçe bilmiyor. Bu tür Kürtlere karşı iyi duygular taşımadığım da genelde biliniyor. İşte Mizgîn adresimi alıyor, bana gelmek üzere tam gazeteden çıkarken, büronun ekonomik işlerine bakan ve beni de iyi tanıyan Kadri Hoca “Mizgîn, Roşan’a gideceksen beraberinde bir tercüman götür” diyor. Mizgîn şaşırıyor tabi, tam anlayamıyor. Kadri Hoca, benim Türkçe konuşmayı reddettiğimi, konuşmadığımı, hatta Türkçe bilip bilmediğimin de kuşkulu olduğu, onun da Kürtçe bilmediğini, dolayısıyla röportaj yapmakta zorlanacağını anlatmaya çalışmış.

Yani demek istediğim, Türkçe konuşmayı reddettiğim halde, sırf sivil bir Türk olarak memleketimizde yabancıdır diye, Hacı ananın hatırına Türkçe konuşurdum. Eşim ise, pek Türkçe bilmediği, anlamadığı halde çayını içerken o da benim gibi Hacı anayı dinliyordu.

Bir ara Hacı ananın çayını yudumlamasını fırsat bilerek eşimle aramızda bir şey konuştuk. Ama Hacı ana konuşmamızı bitirmemize bile fırsat vermeden “Niye yanımda Kürtçe konuşuyonuz?” diye resmen çıkıştı bize. “Siz Türkçe biliyonuz, anlıyonuz, benim Kürtçe anlamadığımı bildiğiniz halde nasıl yanımda Kürtçe konuşursunuz?” diye ciddi ciddi bizi suçlamaya, terslemeye çalıştı. “Hacı ana, kurban olayım, nasıl ki Türkçe sizin diliniz ise Kürtçe de bizim dilimizdir. Eşim pek Türkçe bilmez, öte yandan biz birbirimizle hiç Türkçe konuşamıyoruz. Kaldı ki aramızda olan bir şeydi, konuştuğumuz” dedim ama yok, Hacı ananın Türklük ayranı kabarmış, bir türlü sakinleşmiyordu. Bizi anlamaktan, durumumuzu idrak etmekten çok uzaktı Türk Hacı ana.

Gayet yumuşak bir sesle, gülümseyerek “Hacı ana, on beş yıldır burada Kürtlerin arasında yaşıyorsun, Kürtçe öğrenmeye gayret etseydin, şimdiye kadar çoktan öğrenmiştin” demeye çalıştım ama Hacı ana beter kızdı. Ağzından yüzümüze tükürükler saçarak kızarmış yanaklarıyla “Ben netcem dilinizi? Diliniz resmi değil ki? Türk bayrağı altında yaşamıyonuz mu? Hani devletiniz var mı? Siz bize uycanız” dedi.

Okuma yazması bile olmayan sıradan bir ev hanımı Hacı ananın bu sözlerini yıllarca düşündüm.

Demek ki bir millet için devlet sahibi olmak, devlet sahibi olmayan milletler karşısında bu şekilde üstünlük duygusu verirmiş.

Diliniz, kültürünüz, tarihiniz, sanat ve edebiyatınız ne kadar güçlü olursa olsun, eğer devletiniz yoksa, vatanınızda bayrağınız egemen olarak dalgalanmıyorsa, egemen ulus dili ve kültürüne karşı baş edemezsiniz, varlığınız bile bir anlam ifade etmez.

Devletiniz yoksa haklı olup olmamak da bir anlam taşımaz.

Devletsiz oldun mu hiçbir kıymetin olmaz, her şeyin değersiz olur.

Türkler, bir millet için devletin ne anlama geldiğini çoktan anladıklarından, millet olarak bunu anladıklarından “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!” demişler.

Her zaman “Devletimiz sağ olsun!” demelerinin hikmeti budur işte.

Devletin olmayınca, başka milletlerin içinde eriyip yok olursun.

Na xebere 1894 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
?
jovan bervaj
ben bir dilbilimci değilim ve kürtçe yazmaya çalışan herkesin samî tan düzeyinde yazmasını da beklemeyin. ayrıca yazıya yaptığım yorumla verilen cevap arasındaki bağlantıyı çözemedim. ne alaka?
02 Nîsane 2016 Şeme 20:49
ez
ez
jovan bervaj ra;1-peşberi mirové nabe(olmaz)mırova.Kaldıki kürmancide mırov diye uydurma bir kelime yok.En cahil kimsede bilir ki merıv denilir.Mırov gibi abuk kelime kullan ama kğrmanci yaz ve takıları bile bilme.cehalete son....
31 Kanûne 2014 Çarşeme 19:25
Kul û Derd Yek e
Jovan Bervaj
Ez li Stenbolê jiyan dikim. Ango ez dijîm an najîm ferq nîne. Her roj an otobêsê de an qehwexane û cafeyan de wekî kesan Hecî Anê û nivîskarê Tirkî pir derdikeve peşberî mirovê.
30 Kanûne 2014 Sêşeme 20:02