zazaki.net
15 Kanûne 2018 Şeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
20 Nîsane 2018 Îne 23:11

1991 Baharı

Enver Özkahraman

Enver Özkahraman abinin bu yazısı 29 Mart 2007 tarihinde Yuksekovahaber sitesinde yayımlanmıştı. O zaman okumuştum ve Îsa Bamernî’nin ABD Dışişleri Bakanı James Baker’e verdiği cevaptan dolayı aklımda kalmıştı. Google’de aratınca yazı çıktı ama fotoğraflar silinmiş. Enver abinin izniyle yazının ilk bölümünü burada yayınladık. (R.L.)

* * *

On altı yıl önce bugünler, yani [1991] Mart’ın 27 ve 28’i, ki Ramazan ayının ortalarıydı, ya 13’ü yada 14’ü. Evde değildim. Gazeteci Yazar Jon Randal’ı Şemdinli’ye bıraktıktan sonra işim için Van’a geçmiştim ki akşam üstü Hakkari’den Fahri (Adıyaman) telefon açtı, “Abê yetiş, aşağıdan karı, kız, çoluk çocuk insanlar gelmiş Çukurca’ya” dedi. “Heyecanlanma” dedim. “Emin misin?” “Wêêê abê, ben ne zaman yalan demişim, sen arkadaşlarını ve gazetecileri haberdar et, diyorum.”

Aynı gece, geç saatlerde Hakkâri’deydim ve Fahri ile sabah ışığında Çukurca yoluna koyulduk. Biyadır köyü yakınlarında, Zap’ın öte yakasında 50-60 insan gördük, onlarla ilgilenemedik çünkü onlara ulaşamıyorduk, Zap’ın gümbürtüsünden de sesimizi duyuramıyorduk. El işaretleri ile aşağıya, oradaki köprüye doğru yürümelerini anlatmağa çalıştık. Tabi bir taraftan da gördüklerimi fotoğraflamaya çalışıyordum.

Oradan yukarıya Çukurca’ya tırmandık, 49’uncu sınır taşı civarında kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 100-150 kişi vardı. Dağdan öbek öbek inen insanlar…

Acele acele onları da fotoğrafladım, karanlığa kalmamak için hemen Hakkari’ye dönmemiz gerekiyordu. Fahri, “Yardım edelim dönmeyelim” dediyse de onu dinlemedim, saat 19-20 sularında Hakkari’ye vardık.

İlk işim, yurt içinde ve yurt dışında tanıdığım 10–15 gazeteciye telefon edip durumun vahametini bildirmek oldu. Fırına 200 ekmek siparişi verdik ve uyumak için eve gittik.

Evde de telefon trafiği durmadı. O ay hayatımda ödediğim en kabarık telefon faturası gelmişti bana…

Sabah Çukurca yolundayız. Olayı duyan Hakkarili birkaç araç sahibi de, bagajları dolu ekmek ve erzaklarla bir an önce insanlara ulaşmak için virajlara tehlikeli girişlerle hayatlarını hiçe sayıyorlardı.

Zap’ın öteki yakasındakiler 1000 kişi civarında ama 49’dakiler 2–3 bin kişi. Şoke olmuştuk…

O günlerdeki teknoloji, bugünkü gibi gelişkin değildi. İnsanların halini görüp ağlamaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Ayakkabımızı, çorabımızı, ceketimizi montumuzu verdik vermesine, ama yetmiyor. İnsanlar per û perişan…

Akşama doğru hepimiz soyunuk ve gözü şiş yola düştük Hakkari’ye doğru.

Sabah daha çok Hakkarili, daha çok araba, daha çok insan, daha çok ekmek ve yiyecekle yine Çukurca yolundayız. Akşama doğru İstanbul’dan gelen gazeteci arkadaşlar göründü, onlar da şokta.

Eskiden ayda, haftada, bir aracın geçtiği Çukurca yolunda artık araçtan geçilmiyordu. Yüksekovalılar, Şemdinliler, Hakkarililer, kamyonlara tıka basa doldurdukları erzaklarla, son model araçları ile çakıl ve çamur demeden hatta arka koltuklarını bile erzakla doldurarak Çukurca’ya üşüştüler.

Köprünün öbür ucu günlerce mahşer alanı gibi. Ailesini kaybeden çocuklar, çocuğunu kaybeden anne babalar…

Kuveyt’teki savaştan sağ kurtulup ailesini bekleyenler köprünün öbür ucunda bekleşip buluşuyorlar. Onların bulamadıkları yakınlarını da biz bulup onlara getiriyorduk.

On iki yıllık sevgilisi Mahcemin’i peşmerge Hamdi’ye, nişanlısı Gulê’yi Dr. Receb’e. Spîndarlı Êzdînşêr’i amcasına, Batufanlı  7-8 yaşındaki Xunav’ı köprünün ucunda iki gün bekleyen dul annesine teslim etmiştik.

Eskiden sevmediğim sarhoş, ayyaş ve kumarcılar birer iyilik meleği gibiydiler o günler, ama fil gibi de çalışıyorlardı. (Şimdi onları her gördüğümde kucaklayıp öpmeden geçmiyorum.) Omuz omuza, yağmur çamur demeden günlerce sırtımızla erzak taşıdık, çocuk taşıdık, hasta taşıdık.

O köprünün öte yakasında bebeler dünyaya gözlerini açtı, bir entari parçasına sarılı, niye burada dünyaya geldiklerini bilemeden. Erken doğumlarla, düşükler oldu, hem de o kalabalığın içinde, annelerin gıkı çıkmadan…

Kalolar öldü, yüzleri cemedaniye sarılı. Pirêler fistanlarına sarılarak gömüldü. Onlarcası orada…

Ben arkadaşlarımla, genelde Asuri ve Êzidi cemaatleri ve hasta çocukların bulunduğu çadırlara erzak veriyordum…

8-10 gün yüz binlerce insana hiçbir yardım gelmedi başka yerden. Sadece Hakkari, Yüksekova, Şemdinli ve Vanlılar erzak taşıdılar. Hakkâri’nin Yüksekova’nın Çukurca’nın köylerinde çuvallar dolusu tandır ekmeği, peynir, jaji geliyordu, haşlanmış yumurta geliyordu.

Gevdan Çeto dağlardan topladığı pancarları gönderiyordu her gün. O günler battaniyesini veren Çukurcalı ve fakir köylülerin evlerine bir daha battaniye alamadıklarına inanıyorum.

Hergün erzak verdiğimiz bir Asuri ailesinde artık aşina olduğumuz, yüzü sivilceli sarışın, boynunda zincirli bir haç bulunan güler yüzlü 18–19 yaşlarında bir kız çocuğu bizi yemeğe davet etti. Biz içimizden erzaklarını tüketmeyelim diye teşekkür ederek, tok olduğumuzu söyledik. Kız ısrar etti ve ardından “Enver amca, biz Hıristiyan olduğumuz için, yemeğimiz içinize sinmiyor değil mi?” demesi beni can evimden vurmuştu. Sırtımızdaki çuvalı yere bırakmış ve bize yemek getirmelerini beklemiştik. Dün getirdiğimiz bulgurlar bir bitkinin yaprağına sarılmış, yağsız tatsız tuzsuz bir sarma, yemeğin hepsi bu. Ama afiyetle beşer altışar tane yedik, üstüne bir tas su içtik…

İşe koyulmak için ayağa kalktığımızda yüzü sivilceli Asurî kızı kıkırdayarak “Enver amca, kızıp bizimle bir lokma yiyesin diye mahsus öyle söyledim” demişti.

Yüzlerce öğretmen, mimar, mühendis, eczacı, doktor, memur, işçi ve köylü…

Bir ceket, bir pantolon ve bir entari, çoluk çocukları ile birlikte bu dağ başlarında, yiyeceksiz, susuz, sabunsuz, yataksız, yorgansız, katıksız günler geceler geçirirken, rüyalarında hep dört duvardan oluşan, sıvasız bir oda bile onlar için lüks görünüyordu…

8-10 gün sonra, sınır tanımayan doktorlar, gazeteciler, yurt içinden ve yurt dışından gönüllü doktorlar, gönüllü çevreciler dünya’nın her tarafından gazeteciler, televizyoncular canlı yayında. Ama İslam âleminden çıt yok.

Orada olduğumuz 45–50 gün içinde bir Müslüman ülkesinden bu Müslümanlara değil bir ekmek bir bisküvinin geldiğini görmedik, gören de olmadı.

O günler ABD dışişleri bakanı James Baker helikopterle Çukurca’ya geldi. Baker, insanlara yaptığı konuşmasında “Merak etmeyin, aç kalmayacaksınız. Bugün yarın uçaklarımız size havadan erzak atacaktır” dedi. Bu cümleye binaen ismini sonradan öğrendiğim öğretmen seyda Îsa Bamernî kalabalığın içinden, gür bir ses ve güzel bir İngilizce ile bağırarak “Sayın bakan, sayın bakan! Biz evimizi barkımızı sizin vereceğiniz bir lokma ekmek için terk etmedik. Evimizde yiyecek bir lokma ekmeğimiz vardı ama bunu kana bulayıp bize yedirmeğe çalışıyordu zalim Dehâklar… Medeni ülkeler bizim halimizi görüp, özgürlüğümüzü düşünsünler yeter. Sizden de bunu bekliyoruz…” dedi. Baker, Îsa Bamernî’nin bu sözlerine karşılık “Haklısınız! Halinizi görüyoruz, yarından tezi yok güvenliğiniz için her türlü önlem alınacaktır” dedi. Ve sonraki günlerde 36’ıncı paralelden yukarısı güvenlik altına alındı. 

Na xebere 767 rey wanîyaya
No nuşte hema şîrove nêbîyo.