zazaki.net
24 Teşrîne 2017 Îne

Îsmaîl Beşîkçî / Nuştox

Üniversite ve Bilirkişilik

15 Nîsane 2011 Îne 21:20

ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Mesut Yeğen, 2006 yılında, aynı fakültede “Genel Sosyoloji ve Metodoloji” alanında ilan edilen profesörlük kadrosu için başvurdu. Mesut Hoca’nın bu başvurusu reddedildi. Bunun üzerine hoca, bu red işleminin iptali için, idare mahkemesinde dava açtı. Mahkeme, başka bir üniversiteden üç profesörü bilirkişi heyeti olarak saptadı ve bu heyetten görüş istedi. Heyetin verdiği bilirkişi raporu üzerine, mahkeme, Mesut Hoca’nın istemini reddetti. Üç profesörden oluşan bilirkişi heyeti, Mesut Yeğen’in çalışmalarının, o kadroya atanmak için yeterli olmadığını belirtiyordu.

Bu yazının amacı Mesut Yeğen’in başvurusundan sonra, sürecin nasıl geliştiğini incelemek değildir. Temel amaç bilirkişilik kurumunu irdelemektir. (*)

Türkiye, demokratik bir ülke değildir. İki bakımdan demokratik değildir. İfade özgürlüğüne kısıtlamalar vardır. Düşün hayatı, bilim ve sanat hayatı resmi ideoloji tarafından kontrol edilmektedir. Düşün hayatını, bilim ve sanat hayatını resmi ideoloji belirlemekte ve yönlendirmektedir. Resmi ideolojinin böylesine etkin olduğu bir devletin demokratik olması, demokratik kabul edilmesi mümkün değildir. İkinci olarak Türkiye laik bir ülke değildir. Laik olmamasından dolayı Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlet değildir.

Burada şu konunun belirtilmesi de gerekir. Türkiye, Avrupa’ya göre, örneğin, Avrupa Birliği ülkelerine göre demokratik değildir. İran, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerine nazaran elbette çok daha demokratiktir.

İfade özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelerde, “müesses nizam”ı savunmak önemli bir konudur. İfade özgürlüğünü kısıtlamak bunun için önemlidir. “Müesses nizam”ın eleştirilmesi idari ve cezai yaptırımlara bağlanmıştır. “Müesses nizam”ı savunmak, üniversite için de, yargı ve yüksek yargı için de çok önemli bir konudur. Üniversitelerde çeşitli nedenlere kurulan bilirkişilerin, bilirkişi heyetlerinin temel görevi de, birinci planda “müesses nizam”ı gözetmektir. Bilirkişiler veya bilirkişi heyetleri, ilgili akademisyenin çalışmalarını bilimsel kriterler gereğince değerlendirmekten çok, akademisyenin resmi ideolojiye ne kadar bağlı, sadık olduğunu ölçerler. İfade özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelerde bu kaçınılmaz olarak böyledir.  Üniversitelerde, akademik yükseltmelerde dikkat edilen temel ilişki budur. Eğer, akademisyen, “müesses nizam”a bağlıysa, sadıksa, onun yükseltilmesi çok kolaydır. Onun kitaplar yazması, incelemeler hazırlaması bile gerekli değildir. Onun için bütün koşullar kolay bir şekilde yerine getirilmiş sayılır. Eğer “müesses nizam”a, resmi ideolojiye eleştirel bakıyorsa, onun işi çok zordur, onun için sorunlar başlayabilir.

Daha 5-6 yıl öncesine kadar üniversite kurum olarak Kürdlerin ve Kürdçenin varlığını inkar ediyordu. Bugünkü durum mücadelenin getirdiği fiili bir kazanımdır. Fiili durum bu aşamaya gelince, üniversite de bazı küçük adımlar atma gereğini duymuştur. Bu mücadeleye rağmen daha fazlasının olmaması mücadelenin eksikliğinden veya yanlışlığından değil, devletin katı tutumundandır, devletin ırkçı ve ayrımcı tutumundandır. Hızla değişen bir toplum, hiç değişmeyen bir resmi ideoloji ile yönetilmeye çalışılmaktadır.

Henüz, 5-6 yıl öncesine kadar, Kürtlerden ve Kürdçe’den söz eden kitaplar, yazılar hakkında dava görülürken, üniversite öğretim üyelerinden “bilirkişi raporu” istenirdi. Üniversitelerin, Sosyoloji, Tarih, Antropoloji, Ekonomi, Siyaset Bilimleri, Ceza Hukuku, Anayasa Hukuku, Felsefe, Türkoloji… bölümlerinde görevli bir profesörden veya, birkaç profesörden oluşan bir heyetten rapor istenirdi. Onlar da bu yazıları veya kitapları içinde suç var mı, yok mu diye okurlar, sonunda da “bu yazıda/kitapta suç unsurlarına rastlanmamıştır/rastlanmıştır” diye rapor verirlerdi. Mahkemeler de bu rapor üzerine hükme varırlardı. Bu raporlarda genel olarak, “Türkiye’de, Kürdlerin yaşadığı belirtilerek bunların ayrı bir millet teşkil ettikleri belirtiliyor.” Kürd halkına baskı yapıldığı vurgulanıyor”, “sanki Türk milletinden ayrı bir Kürd halkının varlığı ifade ediliyor”, “bunların Türkleştirilemeyeceği söyleniyor.” “… böylece, Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazası ile kısmen veya tamamen kaldırmayı hedef tutan propaganda yapılarak, TCK 142/3 maddesi ihlal ediliyor” denirdi. Benzer raporlar, Terörle mücadele yasasının 8. maddesi veya 7. maddesi için de yazılırdı.

Bu raporlar da yazının veya kitabın bilimselliğini tartmaktan çok ilgili kişinin yani yazarın resmi ideolojiye bağlı olup olmadığını sadık olup olmadığın ölçerdi. Bu raporların bilimsel bir niteliği elbette yoktur. Çünkü düşüncede suç aramak, herhangi bir kitabı veya yazıyı, içinde suç var mı yok mu diye okumak bilim yöntemine çok zıt bir davranıştır. Bilim, bilim ortamında üretilir. Bilim ortamı sınırsız bir düşün özgürlüğünü gerekli kılar. Bilim ortamı, sınırsız düşün özgürlüğü sürecinde, özgür eleştirinin dinamik bir şekilde işlediği bir süreçte oluşur. Düşüncede suç aramak resmi ideolojinin gereğidir. Resmi ideoloji, herhangi bir ideoloji değildir. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. “Bilirkişi Raporları”nın saptadığı temel olgu da budur. Yazı veya kitap devletin temel görüşünü ihlal etmiş midir? İfade özgürlüğünün sınırlandığı, özgür eleştirinin engellendiği bir siyasal sistemde, “bilirkişi raporları” ancak bunları saptayabilir.

Sağda olduğu söylenen, solcu olduğu, Marksist olduğu vurgulanan, liberal olduğu dile getirilini pek çok ordinaryüs profesör, profesör… mahkemeler için bu tür raporlar hazırlamışlardır. Şu anda bile bunlardan en az 40’ını, ordinaryüs profesör… profesör… diyerek alt alta sayabilirim. Bu, profesörlerin, giderek üniversitenin, bilim kavramını sağlıklı bir şekilde kavramadıkları, resmi ideolojinin bilgilerinin bilimsel bilgi diye algıladıklarını gösterir. Üniversitede, bilim yöntemi gereğince düşünen, ifade özgürlüğünü, özgür eleştiriyi temel bir koşul olarak dile getiren hocalar elbette vardır. Ama bunlar bireyseldir, üniversite kurum olarak resmi ideoloji tarafından yönlendirilen bir kurumdur. Tarih, Sosyoloji, Siyaset bilimleri, Antropoloji, Ekonomi gibi sosyal bilimlerde, beşeri bilimlerde ve hukuk gibi normatif bilimlerde bu açıkça böyledir.

“Bilirkişi Raporu” yazan bu profesörlerin, “sözü edilen kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmamıştır” diyerek rapor yazmaları da onları kurtarmaz. Zira düşüncede suç aramak, herhangi bir yazıyı/kitabı içinde suç var mı yok mu diye okumak bilim yöntemine çok aykırı olan bir tutumdur. İlgili yazılar, kitaplar herkes tarafında, bu arada profesörler tarafından da elbette eleştirilebilir. Ama düşünce de suç aramak bilim anlayışına çok zıt bir davranıştır. Bilimde, yanlış şeyler söylemenin, hatta saçma şeyler söylemenin sakıncası yoktur. Eğer ifade özgürlüğü tamsa, özgür eleştiri dinamik bir şekilde işliyorsa, başka bir araştırmacı o yanlışı, saçma şeyleri muhakkak düzeltir. Ama resmi ideolojinin direktiflerine göre araştırmalar yapmak çok sakıncalıdır. Çünkü bunları eleştirmek, düzeltmek mümkün değildir. Bu konularda eleştiriler, ancak risk alarak yapılabilir. Düşün hayatını, bilim ve sanat hayatını çölleştiren, kuraklaştıran, beyinlerin kötürümleştiren süreç budur. Dokunulamaz, eleştirilemez bilgiler, doğruluğundan kuşku duyulamayan bilgiler, düşün ve bilim hayatında çölleşme ve kuraklık yaratır.

Bugün bir coğrafya profesörü, örneğin, dünyanın düz olduğunu, dönmediğini söylese bu profesör herkes tarafından kınanır. Buradaki düşünce, daha doğrusu, bu profesörü eleştiren düşünce olgulara dayalıdır, bunun için bilimseldir. Zira bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır. Fakat geçmişte pek çok profesör, ordinaryüs profesör, Kürdlerin Türk olduğunu, Kürdçe diye bir dil olmadığını söylemiştir. Somut olguları olgusal ilişkileri inkar ettiği halde bir kınama ile karşılaşmamıştır. Çünkü bu resmi ideolojinin bir bilgisidir, herkes tarafından içselleştirilmiş bir bilgidir. “Bilirkişi raporları” denilen raporlar da eser veya yazı sahibinin devletin bu temel görüşlerine sadık olup olmadığını saptar.

Gezmişte yazı veya eser sahipleri, “Kürdlerden söz etmiş, Kürdçe’den söz etmiş…” denerek suçlanırdı. Günümüzde, mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan sonra, bunlar artık söylenemiyor. Bu sefer de, “Başvuru papan kişinin bütün çalışmaları Kürdlerle ilgili, halbuki çeşitlilik olması gerekir…” gibi bahaneler dile getirilerek engellemeler yapılıyor.

Bugün, Türkiye’de bütün sorunlar Kürd sorunuyla organik olarak ilgilidir. İstanbul’daki, Ege’deki, Marmara’daki, Akdeniz’deki arsa spekülasyonundan deniz kirliliğine, sağlık sorunundan eğitim sorununa, şehirleşmeden, mafyaya, suç örgütlerine… kadar pek çok sorun Kürd sorunuyla organik olarak ilgilidir. Çünkü köyler yakılıp yıkılmış, milyonlarca insan yerini yurdunu terke zorlanmıştır. Bunların bir kısmı, İstanbul, İzmir, gibi şehirlere, Akdeniz ve Ege havalisine göç etmek durumunda kalmıştır. Bu kesimim buralarda yeni yeni sorunlar oluşturacağı açıktır. Tinerci çocukların, kap-kaççı çocukların, suç örgütleri tarafından kullanılan çocukların bu kesimlerden devşirildiği bilinmektedir. Öte yandan milliyetçi hareketlerin şehirlerde gelişime ve yaygınlaşma olanakları bulduğu da biliniyor. Diyarbakır, Batman, Van, Yüksekova, Kızıltepe, Nusaybin, Hakkari, Doğubayazıt, Malazgirt, Tatvan, gibi şehirlerin bu yönlerden incelenmesi değerli olabilir.

___________

(*) Bu konu ile ilgili olan yazılar için bk. Mesut Yeğen, Nasıl Profesör Olunur? Radikal İki, 13 Şubat 2011, Feride Acar, Nasıl Profesör Olunmaz, Radikal İki, 20 Şubat 2011, Mesut Yeğen, Nasıl Profesör Olunur? (2), Taraf, 21 Şubat 2011, Mesut Yeğen, Nasıl Profesör Olunur? (3) Taraf 27 Şubat 2011, Taraf Gazetesi Yazı İşleri Müdürlüğü’ne, 5 Nisan 2011

No nuşte 2998 rey wanîyayo
No nuşte hema şîrove nêbîyo.