zazaki.net
21 Tebaxe 2017 Dişeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
06 Temmuze 2012 Îne 14:01

Zaza Kürtleri ve Bilgi Kaynağı İhtiyacı

Mehmed S. Kaya

Türkiye’de genel olarak bilgi kaynakları ve bu kaynakların güvenilirliği önemli bir problemdir. Her ne kadar farklı dinamiklere dayandığı için sağlıklı bir mukayesede bulunmak zor olsa da, bu problem, Türkiye’deki toplumsal gruplar arasından Zaza Kürtleri için çok daha vahim bir haldedir. Belki Zazalar’ın yarısından çok daha fazlası Türk bilgi kaynaklarından ya da Türk entelektüellerin telif ettiği, çevirdiği eserlerden besleniyor ve etkileniyorlar. Ancak sorun şu ki, Zaza Kürtlerini merkeze alarak düşündüğümüzde, Türk bilgi kaynakları hiçbir şartta objektif değil ve ciddi anlamda sorunludur.

Türkiye’de, devlet başta olmak üzere bilgi kaynaklarını elinde tutan ya da yönlendiren bazı güçler, başka halkları tanımlamaya çalışmışlar, yani bunların kim olduklarını, kendilerini nasıl anlamaları gerektiğini, nasıl düşünmeleri ve davranmaları gerektiğini vurgulamaya çalışmışlar. Bu uğurda birer tahakküm mekanizmasına dönüşen ve yer yer son derece ideolojik ön kabullerle yüklü kavram haritası dahi üretilmiştir. İki örnek bu durumu açıklamaya bize yardımcı olacaktır:

Bundan 5-6 yıl önce Avrupa’da büyük bir tartışma yaşanmıştı. Avrupalılar siyah renkli insanlara «negro-African» yani Afrikalı zenciler diye hitap ediyorlardı. Afrikalılar ise bu tanımlamaya şiddetle karşı çıktılar. Afrikalıların itiraz ettikleri nokta şuydu: “Biz kendimize «negro» demiyoruz” diyordular “biz kendimizi «siyah-Afrikalı» olarak tanımlıyoruz.” Nihayetinde, ‘biz Afrikalılar, kendimizi nasıl his ediyor ve tanımlıyorsak, Avrupa başta olmak üzere dış dünyada bizi o şekilde tanımlasın’ ilkesini bazı aşırı sağcı ve Nazi grupları dışında herkese kabul ettirdiler. Buna benzer bir örnek Türkiye’de de yaşandı. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra Türkiye’de yaşayan Kürtler (hem Zaza Kürtleri hem Kurmanc Kürtleri) resmi ideoloji tarafından «Dağlı Türkler» olarak tanımlandı. Kürtler, tıpkı siyah-Afrikalılar örneğinde olduğu gibi, bu tanıma kendilerini tamamen yabancı hissediyordular. 28 yıldır süregelen kanlı mücadele sonucu resmi ideoloji «Dağlı Türkler» tanımından vazgeçmiş görünüyor, fakat yine Avrupa’da olduğu gibi burada da önemli bir kesimini MHP ve Ulusalcılar’dan oluşan aşırı Türk milliyetçi çevrelerinin oluşturduğu gruplar henüz bu tanımlamadan vazgeçmiş değiller. Bu çevrelerin ısrarı önemsiz ve beyhude çabalar olarak görünebilir ancak bu ısrarın dayandığı zihinsel arka plan, ideolojik ön kabuller ve normatif değer kümesi kısmî değişikliklere uğrasa dahi hala can yakıcı işlevselliğini ve güçlü bir referans kaynağı olma konumundan bir şey kaybetmiş değil.

Çeviri cephesindeki kontrol

Yabancı dillerdeki entelektüel literatürü Türkçeye çeviren kesimler bilgi kaynakları üzerinde çok büyük bir kontrole sahiptirler ve tabiri caizse Türkçe dışında herhangi bir dilde okuma fırsatından mahrum olan kesimin, çoğu durumda çok dilli okurların bile, bilgi dağarcığını tayin ediyorlar. Gözlemlerime göre, Türk devleti Cumhuriyetin ilanından sonra resmi ideolojinin hangi tip literatürün Türkçeye çevrileceği üzerinde çok etkili bir rol oynamıştır ve bu rolünü halen önemli bir ölçüde sürdürmektedir. Burada iki durum kendisini açıkça gösteriyor. Birincisi, Türkçeye çevrilen birçok Batı kökenli anahtar kavramların tanımı hem içerik hem de kullanış açısından Avrupa’daki tanımlamalara benzemiyor. Etnisite kavramı bunlardan bir tanesi. Etnisite veya değişik etnik grupların varlığı birçok Avrupa anayasalarında yer almıştır. Örneğin, 1980’li yıllarda Norveç anayasasına Sami azınlığı  yazıldı. Danimarka, İsveç, Finlandiya, İngiltere gibi ülkelerin anayasalarında sadece Yerli Halklar değil, çeşitli azınlık grupları da yazılıdır. Zikredilen ülkelerde «etno-siyaset» yapmak, yani etnik gruplar üzerinden siyaset yapmak tamamen meşru ve doğal görünmektedir. Türkiye’de ise bu maalesef yasaklarla dolu bir alandır. Aslında, bu durum sadece bilgi kaynaklarını elinde bulunduran kesimlerin Batı kavramları, kültürü ve düşüncesi ile doğru bir şekilde tanışmadığını göstermekle kalmıyor, aynı zamanda Türkleri de yanlış bilgilendirme ve hatta manipüle etme amacının varlığını gösteriyor. Yukarıda saydığım ülkelerde etnisite üzerinden siyaset hem iktidarda hem de muhalefette olan siyasi partilerde serbestçe yapılır. Bu ülkelerin sosyal demokrat işçi partileri buna birer örnektir. İkincisi, Türkçeye çevrilmiş literatür azınlık gruplarının haklarını hiçe sayan yaklaşımlardır. Ernest Gellner’in eserleri buna iyi bir örnektir. Türk entelektüel kesimleri arasında Gellner’i bilmeyen neredeyse yok gibidir çünkü onun temel metinleri başta olmak üzere neredeyse bütün kitapları Türkçeye çevrilmiştir. Gellner’in iki tanınmış teorisi Türkiye’deki bazı güçlere çok cazip geliyor:

1.Gellner’e göre etnik azınlıklar mevcut ulus-devletlerin uygulamaya koyduğu modernleşme projesi sonucu eriyip yok olurlar ve ortaya homojen bir ulus çıkar,

2.Devlet sanayileşme sürecinde merkezi bir rol üstlenmeli.

Gellner’in her iki yaklaşımı da Kemalist Cumhuriyetin hedefleri ile özdeşleşiyor ve bunun içindir ki bu gibi metinler Türkçeye çevriliyor. Ne var ki entelektüel ve teorik bazda Gellner Avrupa’da çok eleştirildi ve onun savunduğu tezler iflas etti. Etnik azınlıklar egemen ulusun içinde eriyip tarihin çöp kutusuna girmedi. Gelişen süreç Gellner’in savunduğu tezleri değil, bilakis tam tersini ispatladı. Burada Türkçeye çevrilmeyen ama Gellner’in sahip olduğu ve ona benzer düşünceleri çürüten iki perspektifi aktarayım. Birincisi, Jonathan Hall’un dile getirdiği araçsalcı perspektif. Buna göre egemen ulus içinde bazı güçlü gruplar azınlıkları araçsallaştıyorlar. Temsil ettikleri egemen ulusun kültürü, dili ve kimliği tamamen hâkim pozisyonda ve bunlar azınlıkların kültürünü, dilini veya kimliklerini umursamıyorlar. Bu egemen gruplar azınlıkların haklarına karşı çıktıkları gibi onları (azınlıklara) temsiliyet hakkını da engellemeye çalışıyorlar. Bu grupların öncelik hedefi azınlıkların meşru haklarını engellemek, onları toplumda en kötü işlerde çalıştırmak ve bunlara köle statüsüne yakın bir rol-model biçmek. Azınlıklarda kendilerini egemen ulus kültürüne erime (asimile etme) talebi gibi algılıyorlar. Bu tarz bir yaklaşım, Müslüman ülkelerde yaygın olan erkek-kadın ilişkisini anımsatıyor: Kadın kendine kocasının gözü ile bakmalı. Başka bir ifadeyle, erkek kadına hep şu mesajı vermek istiyor: Ben seni nasıl anlamak istiyorsam sen de kendini öyle anla.

Azınlıklar ise bu baskıcı araçsalcı (instrumental) anlayışa karşı özcülük (essensialist) perspektifi seçiyorlar. Çünkü azınlıklar kendi dilini, kültürlerini, kimliklerini, yaşam biçimlerini vs. bir miras olarak görüyorlar. Bu miras egemen gruplar tarafından saldırıya uğrayınca veya baskı altına alınca azınlıklar doğal bir tepki olarak bunu korumaya çalışıyorlar. Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan politikalar sonucunda bu durum çok açık bir şekilde görülüyor. Bundan dolayı Kürtlerin, bilhassa Zaza Kürtlerinin, kendi bilgi kaynaklarına ve kendi realitelerini anlatan metinlere sahip olmaları çok önemlidir.*

____________

Referanslar

Eriksen, Thomas Hylland (2010): Ethnicity and Nationalism: Anthropological perspectives, Pluto Press, London.

Hall, Jonathan (2000): Ethnic Identity in Greek antiquity, Cambridge University Press.

Kaya, Mehmed S (2011): The Zaza Kurds of Turkey: A Middle Eastern Minority in a Globalised Society, Tauris Academic Studies, London.

* Bu yazı Professor Dr. Mehmed S. Kaya’nın 30.06 – 01.07 tarihinde Bingöl’de yapılan Zazalar ve Zazaca isimli konferansta yaptığı konuşmanın bir derlemesidir.

Na xebere 2897 rey wanîyaya
No nuşte hema şîrove nêbîyo.