zazaki.net
24 Gulane 2017 Çarşeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
05 Kanûne 2014 Îne 07:15

Rejim, İslamileşme, Kürdler/Kürdistan

İsmail Beşikçik

22 Kasım 2014 günü, Ankara’da, Düşünceye Özgürlük Girişimi tarafından düzenlenen “Rejim, İslamileşme, Ortadoğu” Sempozyumu’na sunulan bildiridir.

* * *

Türkiye’de 1960’ların sonlarından beri dinsel düşüncelerin, dinsel duyguların geliştirildiği gözlenmektedir. Dinsel duyguları, düşünceleri, İslamileşmeyi geliştiren bizzat devlettir. Devlet, bu sürece Kürdlerdeki ulusal gelişmeyi frenlemek, ulusal gelişmenin ciddi sonuçlara ulaşmasını engellemek için ihtiyaç duymaktadır. Türkiye’de İslamileşmenin gelişmesine, geliştirilmesine ana hatlarıyla değinmekte yarar vardır.

Osmanlı’da, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin bekası/geleceği üzerinde düşünmek önemli bir konu olmuştur. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık önemli toplumsal ve siyasal akımlar olarak ortaya çıkmıştır.

“Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan bütün halklara ‘Osmanlı’ diyelim. Kürd, Türk, Arap, Bulgar, Sırp, Romen, Hırvat, Yunan vs. bütün halklara ‘Osmanlı’ diyelim” şeklinde bir anlayış vardı. Bu anlayış örneğin Balkan halklarının Osmanlı’dan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmalarına engel olmadı. 19. yüzyıl içinde, önce Yunanlılar daha sonra Romenler, Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi devletlerini kurdu. Osmanlıcılık başarılı olmadı. Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşları verildiği şüphesizdir.

II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) İslamcılık akımı öne çıkmıştır. Balkanların, Hıristiyan halkların birer birer denetimden çıkmaları sürecinde Müslüman halklar üzerinde durmak, onlar üzerindeki denetimi güçlendirmek önemli olmaya başlamıştır. Türklerin yanında Araplar, Kürdler, Arnavutlar, Çerkesler, Lazlar Müslüman halklar olarak görülmektedir.

Trablusgarp Savaşı (1911) ve Balkan Savaşları (1912) İslamcılıktan da beklenen sonucun alınamadığını gösterdi. Arnavutlar ve Araplar Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi devletlerini kurmak için çabalarını artırdılar. Padişahın cihad çağrısına Müslüman halklar itibar etmediler. Bu, Türkçülük akımının güçlenmesini getirdi.

İttihat ve Terakki Fırkası’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk etnisi odağında yeniden organize etmek gibi bir tasarımı vardı. Adriyatik denizinden Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, bu imparatorlukta sadece Türkler yaşayacaktı. Bu tasarım çerçevesinde İmparatorluk sınırları içerisinde yaşayan Rumlar, yani Karadeniz havalisinde, Kapadokya’da, Ege’de yaşayan Rumlar Ege adalarına ve Yunanistan’a sürgün edilecek, Ermeniler tehcir edilerek soykırıma uğratılacaktı. Rumlardan ve Ermenilerden kalan taşınmaz mallara, zenginliklere el konulacak, bunlar Müslüman Türk tüccarın denetimine verilecekti. Osmanlı ekonomisi böylece millileştirilmiş olacaktı. Osmanlı ekonomisini millileştirmek de İttihat ve Terakki’nin önemli bir tasarımıydı.

Bu tasarıma göre Kürdler Türklüğe, kendilerini Reya Heq olarak tanımlayan Aleviler Müslümanlığa asimile edilecekti.

İttihat ve Terakki’nin Türkçülük anlayışının esası şüphesiz Türk milliyetçiliğini dikkate alıyordu ama Türkçülüğün, Türk milliyetçiliğinin temel dayanağı, en büyük dayanağı İslamcılıktı. Her Müslüman Türk olmayabilir ama her Türk İslam’dır. Örneğin Karadeniz’in kuzeybatısında yaşayan Gagavuzlar Türk asıllı olmalarına rağmen, Müslüman olmadıkları, Hıristiyan oldukları için Türk kabul edilmemektedir. Türk-İslam sentezini İttihat ve Terakki ile başlatmak mümkündür.

Kendilerini Reya Heq olarak tanımlayan Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri için çok yoğun çaba sarf edilmiştir. Her Alevi köyüne cami yapmak, imam göndermek Cumhuriyetin özenle yürüttüğü bir politikadır.

Türk Milli Mücadelesi döneminde Mustafa Kemal mücadeleyi yürütebilmek, güçlendirebilmek için İslami kavramlara çok büyük vurgu yapmıştı. Erzurum Kongresi’nde (Temmuz 1919), Sivas Kongresi’nde (Eylül 1919) Mustafa Kemal’in Kürd aşiret reislerine, toprak sahiplerine yazdığı mektuplarda İslami kavramlara, halifeyi, padişahı kurtarmak, İslam’ı kurtarmak gibi söylemlere çok rastlanıyor.

1925, 1930, 1937-38 direnişleri iç kamuoyuna ‘emperyalistlerin kışkırtması’ olarak değerlendiriliyor. Dış kamuoyuna ise ‘gericiliğin ayaklanması’, ‘şeriat devleti kurmak isteyenler’ olarak tanıtılmaya çalışılıyor.

* * *

14 Temmuz 1958’de, Irak’ta, Bağdat’ta bir askeri darbe oldu. Albay Abdülkerim Kasım Kral II. Faysal’ı ve Başbakan Nuri Said Paşa’yı devirdi, krallık iptal edildi, cumhuriyet ilan edildi.

Darbeden on üç gün sonra, 27 Temmuz 1958’de geçici anayasa ilan edildi. Geçici anayasada ‘Irak halkı Araplardan ve Kürdlerden oluşur’ deniyordu.

Darbe lideri Abdülkerim Kasım, Sovyetler Birliği’nde mülteci olarak yaşayan Mele Mustafa Barzani ve arkadaşlarını Irak’a davet etti. Mele Mustafa Barzani ile birlikte beş yüzün üzerinde peşmerge, Mahabad Kürd Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra, 1947 baharında Sovyetler Birliği’ne sığınmışlardı.

Mele Mustafa Barzani ve peşmergeler daha kalabalık bir grup olarak Irak’a, Bağdat’a döndüler. Sovyetler Birliği’nde evlenip çoluk çocuk sahibi olmuşlardı.

Irak’ta, Güney Kürdistan’da başlayan bu süreç Türkiye’yi çok rahatsız etti. Türkiye, oradaki gelişmelerin, Türkiye’yi, kendi Kürtlerini etkilemesine engel olmak için önlemler almak gereğini hissetti. 19 Aralık 1959’da Kürd öğrencilerin gözaltına alınması, tutuklanması bu konuyla ilgilidir. 49’lar Davası. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesini tetikleyen temel olgu, süreç, Güney Kürdistan’daki bu gelişmelerdi.

Türkiye İşçi Partisi’nin Kürdlerle, Kürd sorunuyla ilgilenmeye başlaması, partinin bünyesinde ‘Doğu Grubu’nun oluşması önemliydi. 1965’te, illegal olarak Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kuruldu. 1967 sonbaharında Doğu Mitingleri gerçekleşti. Diyarbakır, Silvan, Siverek, Batman, Ağrı, Dersim gibi yörelerde mitingler yapıldı. Mitinglerde Doğu’nun geri bırakılmışlığına vurgu yapılıyordu.

1969-70 yıllarında Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu. Önce Ankara’da ve İstanbul’da, daha sonra Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani, Kozluk gibi alanlarda DDKO’lar kuruldu. En son DDKO Ocak 1971 sonlarında, Kozluk’ta kurulmuştu. Ulusal gelişmeler yoğun bir şekilde sürüyordu. 22 Haziran 1969’da Şeyh Said’in ve arkadaşlarının idam edildiği günün yıldönümünde Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi adıyla yeni bir parti daha kuruldu. Bütün bunlar Kürdlerde ulusal gelişmenin filizlenmesi anlamına geliyordu.

Kürdlerdeki bu ulusal filizlenme Türkiye’yi çok rahatsız eden durumlar yarattı. ABD, CIA, Türkiye’deki bu rahatsızlığı fark etti. Türkiye’ye dinsel siyasal partilerin, dinsel kurumların kurulmasını önerdi. Kürdlerin yaşadığı alanlarda dinsel kurumların geliştirilmesiyle, yaygınlaştırılmasıyla Kürdlerdeki ulusal gelişmelerin engellenebileceği vurgulanıyordu.

26 Ocak 1970’de Profesör Necmettin Erbakan başkanlığında Milli Nizam Partisi kuruldu. Milli Nizam Partisi 12 Mart rejiminde Türkiye İşçi Partisi ile birlikte kapatıldı. Milli Nizam Partisi 20 Mayıs 1971’de kapatıldı. Necmettin Erbakan Türkiye’yi terk etti, İsviçre’de yaşamaya başladı.

12 Mart rejiminde, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasında çok önemli gelişmeler yaşandı. Askeri savcı tarafından düzenlenen iddianamede Kürdler ve Kürdçe inkar ediliyordu. Kürdlerin aslının Türk olduğu, Kürdçe diye bir dilin olmadığı vurgulanıyordu. DDKO davasından tutuklu olanlar Kürdlerin Türklerden, Araplardan, Farslardan ayrı bir halk olduğunu, Kürdçenin Türkçeden, Arapçadan, Farsçadan farklı bir dil olduğunu savundular. Bunu kararlı bir şekilde savundular. Kürdlerin siyasal ve toplumsal tarihinde yer alan ‘167 sayfalık İddianameye cevap metni’ böyle hazırlandı. Bu 167 sayfalık dilekçenin alınmaması ve dosyaya konulmaması için askeri mahkeme çok büyük çaba harcadı ama tutukluların çabaları belirleyici oldu. Mahkeme dilekçeyi alıp dosyaya koyduğu gibi mahkeme huzurunda okunmasına da engel olamadı. Mahkemenin, dilekçenin mahkeme huzurunda okunmaması için gösterdiği çaba da etkili olmadı. Kürd ulusal duyguları, düşünceleri hızla gelişiyordu zira askeri mahkemedeki bu duruşmalar, duruşmadaki savunmalar Kürdleri, özellikle Kürd aydınlarını çok etkiliyordu. İşte bu koşullarda ABD’nin, CIA’nın tavsiyeleri tekrar gündeme geldi. “Kürdlerdeki ulusal gelişmeyi frenlemek için dinsel kurumları geliştirin, yaygınlaştırın…” 12 Mart rejiminde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Milli Nizam Partisi’nin yerine yine İslami duyguları, düşünceleri ön planda tutan yeni bir partiye ihtiyaç duyuldu. 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Partisi (MSP) böyle kuruldu. İsviçre’de yaşayan Profesör Necmettin Erbakan’ın Türkiye’ye davet edilerek, partinin başına geçmesi sağlandı. Milli görüş bu şekilde kökleşti, yaygınlaştı.

Milli Selamet Partisi 1973 seçimlerine katıldı. Bülent Ecevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetine ortak oldu. 1973 seçimleri dikkatle irdelendiği zaman MSP’nin Kürd illerinde aldığı oyun, Türkiye ortalamasına göre daha yüksek olduğu görülmektedir. MSP, 1970’lerin sonlarında iki kere Milli Cephe hükümetlerinde yer aldı.

12 Eylül rejimi, bütün siyasal partileri kapattığı gibi Milli Selamet Partisi’ni de kapattı ama Kürdlerdeki, Kürdistan’daki ulusal gelişmelerden dolayı Milli Görüş anlayışına, tarikatlara, Kuran kurslarına, imam hatip okullarına ihtiyaç yine kendisini gösterdi Bu kurumları Kürdlerin yaşadığı bütün alanlarda yaygınlaştırmak önemliydi. 19 Temmuz 1983’de Refah Partisi böyle kuruldu. Genel başkanlığa Ahmet Tekdal getirildi. Siyasal yasaklar 1987’de kaldırılınca Necmettin Erbakan yine partinin başına geçti.

15-16 Haziran 1984’de gerilla mücadelesi başladı. Gerillanın Kürd halkı tarafından desteklenmesini engellemek için, Kürd gençlerinin dağa çıkmasına, PKK’ye, gerillaya katılmasını engellemek için devlet çok büyük çaba harcadı. 1985’te toplanan bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında bu konu çok konuşuldu. Konuyla ilgili kararlar alındı. Kürdistan’da, Kürdlerin yaşadığı her yerde dinsel vakıflar, dinsel radyolar, dinsel televizyonlar, dinsel yayınevleri kurmak, Kuran Kurslarını, İmam-Hatip Okullarını geliştirmek önemli olmalıdır, bunlar için harcanacak paraya acınmamalıdır şeklinde kararlar var. Koruculuğun geliştirilmesi yanında bu yönde de kararlar var.

Bu harcamalar örtülü ödenekten yapılacak. O zamanlar bu görev Kültür Bakanlığı’na verilmiş. O dönemde Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’ti. Karar uyarınca hemen tarikatlarla ilişkiye geçilmiş. O zaman Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Başbakan Turgut Özal, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’du. Diyanet İşleri Başkanlığı Kürdistan’a “irşad heyeti”, “nasihat heyeti” gönderdi. Bu heyetler Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kürdistan’a sık sık gönderildi. Ağustos 1995 ve Şubat 1996’da, dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın, Siyah-Beyaz gazetesinde bu ilişkileri deşifre eden açıklamaları çok dikkat çekicidir. Haber, Siyah-Beyaz gazetesinde Hasan Uysal tarafından yayımlanmıştır. Gerilla mücadelesi, Türk siyasal rejiminin İslam’a açılmasında çok etkili olmuştur. “İslam kardeşliği” diye bir slogan yoğun bir şekilde işlenmeye başlamıştır. Gülen hareketi en çok bu dönemde gelişmiştir, geliştirilmiştir.

1996’da Necmettin Erbakan’ın başkanlığında Refah-Yol hükümeti kuruldu. Dinsel vakıfların, dinsel kurumların, Kuran Kursları, İmam-Hatip Okulları daha çok Kürdistan için, Kürdlerin yaşadığı alanlar için öneriliyordu. Laik Türkiye sloganları ise Batı Türkiye için, Avrupa için iş görüyordu. Bu sloganların gereği olarak 28 Şubat 1997 darbesi sonucu Refah-Yol hükümeti düştü. Necmettin Erbakan başbakanlıktan ayrıldı. Refah Partisi hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı.

Anayasa Mahkemesi 16 Ocak 1998’de Refah Partisi’ni kapattı ama Fazilet Partisi 17 Aralık 1997’de zaten kurulmuştu. İlk başkan İsmail Alptekin’di, daha sonra Recai Kutan’dır. Fazilet Partisi de 22 Haziran 2001’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır.

20 Temmuz 2001’de Saadet Partisi kurulmuştur. Kurucu genel başkan Recai Kutan’dır. 2003’te genel başkanlığa yine Necmettin Erbakan getirilmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşu (AKP) 14 Ağustos 2001’dir.

* * *

Bugün Kürdleri-Kürdistan’ı baskı altında tutan, Kürdlere zulmeden, fırsatını bulduğunda soykırım yapan, Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan doğan haklarını gasp eden devletlerin hepsi de İslam devletidir. Bunlar “İslam kardeşliği”, “İslam ümmeti” gibi kavramlar kullanarak Kürdlerin mücadelesini engellemeye çalışmaktadırlar. Kürdlerdeki çizgi, Kürdistan’daki ulusal mücadele güçlendiği zaman, Kürdler, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarını dile getirdikleri zaman “bu talepler kardeşliğe aykırıdır, İslam kardeşliğine aykırıdır” diyerek engellemeye çalışmakta ama fırsatını bulduğu zaman da soykırım yapmaktan çekinmemektedir.

* * *

1978’de Humeyni Paris’teydi. Şah’a karşı İran muhalefetini toparlamaya çalışıyordu. İran Kürdistan Demokrat Partisi lideri Abdurrahman Kasımlo ve Komala başkanı Şeyh İzzettin Hüseyni de Paris’te Humeyni’yi ziyaret etti. Kürdlerin haklarından, Şah’ın Kürdlere-Kürdistan’a yaptığı baskıdan söz etti. Humeyni Kürd liderlere olumlu mesajlar verdi. İran’da Şah devrilip İslami rejim kurulduğu zaman Kürdlerin ulusal haklarına, özgürlüklerine kavuşacağını söyledi.

1979 Şubatında Humeyni İran’a, Tahran’a döndü. Şahlık rejimi yıkıldı, İslami rejim kuruldu. İslami rejim oturduktan sonra, 1979 yaz aylarında Abdurrahman Kasımlo ve Şeyh İzzettin Hüseyni, Humeyni’yi Kum kentinde ziyaret etti. Kürd liderler, Kürdlerin, Kürdistan’ın haklarından, özgürlüklerinden söz ettiler. Humeyni, Kürd liderlerin fazla açıklama yapmalarına izin vermeden “Talepleriniz İslam’a, İslam kardeşliğine aykırıdır, kabul edilmesi mümkün değildir. Görüşme bitmiştir” dedi.

Halepçe’de Soykırım ve İslam Konferansı

16 Mart 1988’de Irak’ta, Halepçe’de Kürdlere soykırım yapıldı. Bir çırpıda 6 binden fazla Kürd zehirli gazlarla boğuldu. Bu soykırıma karşı dünyanın hiçbir yerinde bir tepki gelişmedi, Tel-Aviv hariç.

Bu soykırımın gerçekleştiği günlerde, örneğin 18 Mart 1988 ve sonrasında İslam Konferansı Kuveyt’te toplantı halindeydi. O günlerde İslam Konferansı’na dahil 53 devlet vardı, bugün İslam Konferansına dahil devlet sayısı 57’dir. Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu. İslam Konferansı’nın da bu soykırıma hiçbir tepkisi olmadı. Saddam Hüseyin rejimi eleştirilmedi, kınanmadı. Böyle bir soykırım olmamış gibi davranıldı.

Kaldı ki Enfal adı altında 1983-1988 arasında, zamana ve mekana yayılmış bir soykırım vardı. Kürdlere yapılan soykırımda, Kur’an daki, Enfal kavramından yararlanılması da ayrıca, düşünülmeye değer. Enfali, fetih-ganimet ilişkisiyle açıklamak mümkündür. Fethettiğin yerde, kadınlar, çocuklar her türlü mal-mülk sana helaldir.

Saddam Hüseyin ‘hangi gaz daha zehirlidir, hangi gaz kitlesel bakımdan daha çok ölümler üretir’ konusunda deneyler yaptırıyordu. Bu konuda Bağdat’ta 70’in üzerinde, Sovyetler Birliği’nden gelen uzmanlar çalışıyordu. Bu deneyler, Kürt köyleri üzerinde ve cezaevlerindeki Kürd mahkumlar üzerinde uygulanıyordu. Süleymaniye Yüksek Emniyet Karargahı, önemli bir işkence merkeziydi. Demokratik Batı ülkelerinde fareler üzerinde yapılan bu deneyler Irak’ta Kürd köyleri ve cezaevlerindeki Kürd mahkumlar üzerinde uygulanıyordu. 1983-88 arasında bu deneyler sırasında katledilen Kürdlerin sayısı 6 binden fazladır. Bu soykırım, zamana ve mekana yayıldığı için, basına ve kamuoyuna yansımadığı için bilinmemektedir.

Bunlara rağmen İslam Konferansı’nın böyle bir soykırıma karşı duyarsız kalması dikkat çekicidir. Bu, “İslam kardeşliği” sloganının dinsel değil, siyasal bir slogan olduğunu göstermektedir.

İslam Konferansı, Kuveyt’teki toplantısında Bulgaristan’da Türklere yapılan muameleyi, operasyonları kınıyordu. 1984-88 arasında Bulgaristan hükümeti, devleti, orada yaşayan Türklere şunu söylüyordu: “Bulgar isimleri alın, eğer Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde, Bulgaristan devlet bürokrasisinde görev alırsınız. Bu görevlerde hızla yükselirsiniz. Ama Türk isimleriyle günlük yaşamınızda sıkıntılarla karşılaşabilirsiniz” diyordu. Bu anlayışa, bu operasyonlara karşı Türkiye’de çok yoğun tepkiler olduğu, geliştiği biliniyor. İslam Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde Bulgaristan’ı bu politikalarından ve bu uygulamalarından Türkiye ile birlikte dolayı kınıyordu.

Yunanistan’da, Batı Trakya’da da benzer bir süreç yaşanmıştı. İlkokul öğrencileri için Türkiye’de hazırlanmış alfabeler vardı. Türkiye Batı Trakya’da yaşayan Türlerin çocuklarının bu alfabelerle eğitilmesini istiyordu. Yunan hükümeti “bu alfabeleri biz kendimiz hazırlarız” diyerek Türkiye’de hazırlanmış alfabelerin kullanılmasına karşı çıkıyordu. Türkiye Yunanistan’ın bu tutumunu protesto ediyordu. İslam Konferansı, Sonuç Bildirgesi’nde Türkiye ile birlikte Yunanistan’ı da protesto ediyor, kınıyordu.

Bulgaristan’ı ve Yunanistan’ı bu nedenlerden dolayı protesto eden İslam Konferansı’nın tutumu çok dikkate değer olmalıdır. Bu, İslam Konferansı’nın ne kadar anti-Kürd olduğunu göstermektedir. “İslam kardeşliği” sloganı, bu anti-Kürd tutumu gizleyebilir mi?

* * *

“İslam kardeşliği” sloganı çerçevesinde, Kürdlerin, Yakındoğu’daki, Ortadoğu’daki konumuna bakmakta yarar vardır. Kürdlerin durumu, Örneğin Filistinli Arapların Durumu gibi değildir. Filistinli Arapların tek düşmanı vardır: İsrail. Ama İsrail’e 22 Arap devleti ve Arap Birliği de şu veya bu şekilde hasımdır. Ayrıca, İslam Konferansı’da dahil ola 57 devlet de şu veya bu şekilde İsrail’e karşıdır. Bu devletlerin hepsi de, kendilerini, Filistinli Araplara, maddi ve manevi olarak, diplomatik ve ekonomik olarak yardım yapmakla görevli hissederler. Kürdlerin durumu böyle değildir. Kürdler, Kürdistan etrafı hep hasım güçlerce çevrilmiştir. Kürdler, adeta bir cehennem içinde mücadele yürütmektedirler. Bu güçlerin hepsi de Kürdleri boğmaya, Kürdistan’ı soluksuz bırakmaya gayret etmektedir. 1998-1997 yıllarında ve daha sonraları de toplanan, “Irak’a Komşu Devletler” toplantılarında neler konuşuluyordu? Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt Kürdlerin başına yeni yeni lanetli çoraplar geçirmeyi, Kürdleri soluksuz bırakmayı konuşmuyorlar mıydı? İşte, “İslam kardeşliği, “İslam ümmetİ” gibi kavramlar, Kürdlerin/Kürdistan’ın bu konumunu gizlemeye, örtmeye hizmet ediyordu.

 Alevilik                              

Rejim, İslamileşme, Kürdler/Kürdistan denildiği zaman, kendilerin Reya Heq olarak tanımlayan Alevilerin durumunun incelenmesi de önemlidir. İttihat ve Terakki’nin, Aleviler Müslümanlaştırma gibi bir amacı vardı. Bu amaca ulaşmak için, Cumhuriyet’in ilanından beri çok yoğun bir program uygulandı. Bu program özenle uygulandı. Ama, bugün, Alevilerin bir kısmı kendilerini Müslüman görüyor. “Müslümanız ama Aleviyiz” diyor. Veya, “Aleviyiz ama Müslümanız” diyor. Bu iki kavramın, aynı anda, aynı kişide, aynı toplumda birleşmesi mümkün değildir. Eğer Müslümansan Alevi değilsin, Aleviysen Müslüman değilsin.

Aleviliği, Müslümanlıktan ayıran çok önemli kriterler vardır. Bunların başında, İslamdaki çok kadınla evlilik gelir. Peygamber Muhammed’den beri, Dört Halifelerden beri, İslamda çok kadınla evlilik esastır. Alevilik öyle midir? Alevilikte tek kadınla evlilik esastır. Bunun yanında İslamda, dört kadınla evlilikte ayrı olarak, istediğin kadar cariye de olabilir. Bunların, Alevilikte olası mümkün değildir. Bu çerçevede Alevilerin, “Aleviyiz ama Müslümanız” demesi veya “Müslümanız ama Aleviyiz” demesi anlaşılır değildir.

Semah başlı başına bir ritüeldir. Alevilikte, kadını özgür kılan, kadın-erkek eşitliğini görünür kılan bir ritüel. Müslümanlıkta böyle bir ritüel var mıdır? Müslümanlıkta, deyiş, saz-söz gibi bir ritüel var mıdır? Bugün Suudi Arabistan’da kadınlar otomobil bile kullanamıyor, direksiyonun başına geçemiyor. Kadın baştan ayağa kapalıdır ve çarşaf içindedir. Sokağa çıktığı zaman, yanında ya kocası, ya erkek kardeşi, ya babası olmalıdır.

Şeriat mahkemelerindeki tanıklık durumu, İslamda kadının statüsünün ne kadar düşük olduğunu gösterir. Ancak iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir. Bütün bunlar, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını açıkça gösterir.

Alevilik, İslam’dan önceki bir dindir, inançtır. Kuzey Mezopotamya kökenli bir inançtır. Zerdüşlükten de önceki bir inançtır.

Müslümanlığın, fetih-ganimet esasına dayanan bir dinamiği vardır. Bir ülke fethedilecek. Halkı Müslümanlığa davet edilecek. Müslümanlığı kabul etmezse, kadınları, çocukları, malları-mülkler ganimet sayılacak. Müslümanlığı kabul edenlerin mallarına mülklerine de el konulacak. Sadece, öldürülmekten kurtulmuş olacaklar. Bütün bunlar Alevilikte var mı? Alevilikte, orayı burayı fethedip, halkı Aleviliğe davet etmek, Aleviliği kabul etmeyenler katletmek, mallarını mülklerinin kadınlarını çocukların yağmalamak var mı?

Dersim’de Zaza Kürdler, hala Hüseyin’in yasını gütmektedirler. Şiilik elbette Müslümanlıktır. Kerbela, (10 Ekim 680) İslamdaki bir iktidar kavgasıdır. İnsanı ve doğayı ön plana koyan, insanı ve doğayı Tanrı kabul eden Aleviliğin, Peygamber Muhammed’in torunlarına yapılan zulme karşı çıkması, onların acıların paylaşması çok doğaldır. Ama kendilerini onlarla özdeşleştirmesi yanlıştır. 680’de Kerbela’da 72 kişi katledilmiştir. Hüseyin savaşta yenilmiş, kellesi kesilip, bir mızrağın ucuna takılıp Yezid’e götürülmüştür. 1937-1938 de Dersim’de, belki de 72 bin kişi katledilmiştir. Dersim’de Zaza Kürdlere soykırım yapılmıştır. Ama Dersimlilerin önemli bir kısmı bunu dert etmemektedir. Hala Kerbela’nın, Hüseyin’in yası güdülmektedir. Halbuki, Kerbela, Kürdlerle ilgili bir olay değildir. İslam’daki bir iktidar kavgasıdır.

Devletin, Alevileri asimile etme politikası, bu çerçevede yapılan uygulamalar elbette eleştirilmelidir. Ama, her şeyden önce şunca gerçeklere rağmen “Aleviyiz ama Müslümanız”, “Müslümanız ama Aleviyiz” diyen Alevilerin eleştirilmesi gerekir. Alevilerin, İslamlığın hiçbir şartını yerine getirmedikleri de biliniyor.

Aleviler, “Müslümanız” dedikten sonra, onları camiye davet edecek bir İslami grup olacaktır. “Bizim Cemevimiz var” savunmaları etkili değildir. Kaldı ki, devlet, örneğin, Cemevi’ne de imam göndermektedir.

Camiye davet edilen Aleviler, camiye gitmedikleri zaman “yoldan çıkmış Müslümanlar” olarak algılanmaktadır. Bu sefer de Alevileri yola getirmek için operasyonlar yapılmaktadır.

Burada önemli olan, Şiilikteki, Ali, Kerbela, on iki İmam, Hüseyin figürlerinin Alevi düşüncesine nasıl girdiğinin incelenmesidir. 14 ve 15. Yüzyıllar bu bakımlardan önemlidir. İran’da, Şah Ali (1392-1429), Şah İbrahim Veli (1428-1447) Şeyh Cüneyd (ölümü 1460) Şeyh Haydar (ölümü 1488), Şah İsmail (1487-1524) dönemlerinin incelenmesi önemlidir. Şah İsmail’le, 1502 de Şiilik kurumlaşmıştır. İlk Şii eğilimlerinin Şah Ali döneminde, 14. Yüzyılın sonlarında başladığı söylenmektedir.

İran’da Şiiliğin tarih söz konusu olduğu zaman Safevtü’s Safa çok önemli bir kitaptır. 1330’larda kaleme alınan Safevtü’s Safa’da, On iki imam, Kerbela, Ali, Hüseyin gibi figürler yoktur. Bu figürler, kitaba daha sonraki dönemlerde, özellikle, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Şah İsmail dönemlerinde eklenmiştir. Kerbela, Oniki İmam, Ali, Hüseyin figürlerinin Sivas yöresindeki, Teke Yarımadasındaki Tokat yöresindeki Alevileri etkilemesi yine 15. yüzyılda gerçekleşmiştir. Alevilerdeki “Yedi Ulu Ozan”nın şiirleri bu etkilemede çok büyük rol sahibidir. Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan şunlardır: Seyid Nesimi (1369-1417), Şah Hatayi (1487-1524), Fuzuli (1504-1556) Yemini (15. Yüzyıl sonu 16. Yüzyıl başı), Virani (16. Yüzyıl) Pir Sulat Abdal (16. yüzyıl) Kul Himmed (16. Yüzyılın ikinci yarısı) Bu şairler, şiirlerine özellikle Halife Ali’ye büyük övgüler düzmüşler, Kerbela’yı anlatmışlardır.

Alevileri temsil eden şair ise, 14. Yüzyıl sonlarında ve 15. Yüzyıl başlarında yaşayan Kaygusuz Abdal’dır.

“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsun kullar geçsun deyu / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı” dizeleri esas Alevi düşüncesini, Reya Heq düşüncesini aksettirmektedir. İslam’da böyle bir Tanrı eleştirisi var mı?

Bengal-Pakistan İlişkisi

Barış ve Demokrasi Partisi, İspanya-Bask ilişkisini, İngiltere-IRA ilişkisini incelemek için, Güney Afrika’daki çözümü, gelişmeleri kavramak için önemli çaba harcıyordu. BDP’den sonra kurulan Halkların Demokrasi Partisi de aynı tutumu sürdürmektedir. Bu tür incelemeleri yapmak da önemli olabilir ama incelenmesi gereken, Kürdlere ilham verecek, yol gösterecek olan esas konu Müslüman Bengal halkının Müslüman Pakistan devletinden haklarını, özgürlüklerini nasıl aldığıdır. Bu konuya kısaca değinmekte yarar vardır.

İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürgesi Hindistan’dan çekileceğini, Hindistan’a bağımsızlık vereceğini açıkladı. Müslüman önderler, örneğin, Muhammed Ali Cinnah (1876-1948), Muhammed İkbal (1877-1938) bu süreçte, Hindlilerle birlikte yaşamak istemediklerini, ayrı bir devlet istediklerini vurguladılar. “Bizim dilimiz ayrıdır, kültürümüz ayrıdır. Biz Hindlilerle birlikte yaşamak istemiyoruz, ayrı bir devlet istiyoruz” sözü, Müslüman önderlerin sözleriydi. Hindistan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin liderleri, Mohandas Gandhi (1869-1948), Cavahirlal Nehru (1889-1964) Bu öneriyi olumlu karşıladılar. 17 Ağustos 1947 de, aynı gün, aynı saatde iki devlet birlikte doğdu. Hindistan, Pakistan

O zamanlar Pakistan iki parçalı olarak kuruldu. Batı Pakistan, ( bugünkü Pakistan), Doğu Pakistan (Doğu Bengal, bugünkü Bengladaş) Bengal de iki paçaydı. Hinduların Bengallerin yaşadığı Batı Bengal, Müslüman Bengallerin yaşadığı Doğu Bengal

Bugün, Hindu Bengallerin yaşadığı Batı Bengal, Hindistan’ın bir eyaletidir. Yüz milyona yakın nüfusu vardır. Ganj Nehri’nin Hind Okyanusu’na döküldüğü alan. Başkenti Kalküta Resmi dili Bengalce. Bugün, Bengladeş Halk Cumhuriyeti olarak bilinen Doğu Bengal’de 165 milyon, Pakistan’da 175 milyon insan yaşamaktadır.

1940’ların sonlarında yani Pakistan’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktığı dönemlerde, Batı Pakistan ve Doğu Pakistan arasında 2300 km. mesafe vardı. Aradaki topraklar Hindistan topraklarıydı.

Pakistan kurulduğu günlerde itibaren, Bengaller, Doğu Bengal’in özerkliğini, Bengal dilinin resmi dil olmasın istediler. “Bengal Dil Hareketi” isimli bir kurum oluşturuldu. Bengal aydınlarının, Bengal halkının taleplerine Pakistan yöneticiler, her zaman, “biz kardeşiz, talepleriniz İslam kardeşliğine aykırıdır.” şeklinde cevap veriyorlardı. Pakistan aydınları da Pakistan devleti gibi düşünüyor, Bengal aydınlarını, Bengal halkının taleplerine olumsuz yaklaşıyorlardı. Pakistan tarafının bu açıklamalarına, Bengal halkı, Bengal aydınları, “biz kardeş değiliz” diye cevap veriyorlardı. ‘Biz kardeş değiliz, Siz bizi düşmanımızsınız, çünkü ülkemiz işgal ettiniz, Bengal dilimizi yasakladınız, Urdu dilin egemen kıldınız. Bizi asimile etmeye çalışıyorsunuz. Biz dünyanın başka yörelerindeki halklara, İslam Halklara ‘kardeş” diyebiliriz, ama size demiyoruz.

1950’lerde, 1960’larda, Malik Gulam Muhammed (1895-1956), Seyid İskender Mirza (1899-1969), Muhammed Eyüp Han (1907-1974), Muhammed Yahya Han (1917-1980) dönemleri böyle tartışmalara, tutuklamalarla geçti.

1971 yılının başlarında, Doğu Pakistan’da (Doğu Bengal) seçimler yapıldı. Şeyh Muciburrahman (1920-1975) liderliğindeki Müslüman Avami Birlik Partisi milletvekilliklerinin büyük bir kısmın kazandı. Ama Cumhurbaşkanı Yahya Han meclisin toplanmasına izin vermedi. Bunun üzerin Doğu Pakistan’da Bengal halkı silahlı direnişe başladı. 1971 yılı yaz aylarında çok yoğun bir savaş yaşandı. Pakistan devlet terörünü tırmandırdı. Milyonlarca Doğu Bengalli Batı Bengal’e mülteci olarak sığınmaya başladı. Bu, Hindistan’ı çok rahatsız eden bir durum yarattı. Sonuçta Hindistan ordusu Doğu Bengal’e girdi. Pakistan ordusunu etkisiz bıraktı. 1971 yılı sonlarında Doğu Bengal bağımsızlığını ilan etti. Bengladeş böyle kuruldu. 1971 yılı yaz aylarında gerçekleşen savaşta, yüzbinlerce kayıptan söz edilir. O zaman Hindistan başbakanı İndira Gandhi’ydi (1917-1984)

1972 yılı başlarında, Sovyetler Birliği, ABD, Avrupa devletleri Bengladeş’i tanıdı. Bunun üzerine Hindistan ordusu Bengladeş’den çekildi. Bengladeş’i en son tanıyan Pakistan oldu. 1975 de toplanana İslam Konferansı sırasında bu tanıma gerçekleşti. Pakistan’dan sonra Türkiye de tanıdı. 1971 deki Ulusal Kurtuluş Mücadelesi sürecinde, Türkiye Bengalli savaşçıları eşkiyalık yapmakla suçluyordu.

1996-1997 yıllarında, Türkiye’de, Kürdistan’da gerilla mücadelesi yükseldiği zaman, Türk aydınlarını bir kısmı “her dile bir devlet gerekmez” demeye başladılar. “Dünyada 4000 (dört bin) civarında dil vardır. Her dile bir devlet mi olacak?” diyorlardı. Bunu derken, o dili konuşanları nüfuslarına hiç değinmiyorlardı. Örneğin, Sibirya’da, Ekvator bölgelerinde, 100-200 kişinin konuştuğu dillerle Milyonlarca insanı konuştuğu Kürdçe’yle aynı kefeye koyuyorlardı. “Her dile bir devlet olmaz” anlayışı 1950’lerde, Pakistan’da da söylenmiş. Halbuki o zamanlar Bengal Dili, dünyada, Çince, Hindçe, İngilizce ve İspanyolca’dan sonra en çok konuşulan beşinci dil oluyor. Bugün de öyledir. Bengalce, Bengladeş’den ve Batı Bengal’den başka, Myanmar’da, Nepal ve Butan’da, Hindistan’ın Assam, Tripor, Bengalor gibi eyaletlerinde de konuşuluyor.

İslam kardeşliği sloganı Kürdleri çok kandırıyor. Müslüman Bengal halkının bu slogana neden kanmadığı, Kürdlerin neden kandığı incelenmeye değer bir konudur. Kürd Seyyah İbrahim Sediyani’nin, Sediyani Seyahatnamesi önemli bir kaynaktır. İbrahim Sediyani, Bengladeş’i, “Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş, Aç Bana Kucağını Bengladeş” dizisinde dile getirmektedir.

Birinci Dünya savaşı sonunda, Araplar, Osmanlı Devleti’nden ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurma çabasına girdiler. Bunun için İngiltere’yle pazarlık yapıyorlardı. Arnavutlar, savaşın başında Osmanlıdan ayrılmıştı. Balkan halkları, zaten 19. Yüzyıl içinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp kendi devletlerini kurmuşlardı. Ama, Güney Kürdistan’da, İngiltere’ye karşı, “Ben Kürdistan kralıyım” diyen Şeyh Mahmud Berzenci, “Padişahı kurtaracağız, Halifeyi kurtaracağız, İslam kurtaracağız…” anlayışındaydı.

19. yüzyılda da, Güney Kürdistan’da, Abdurahman Paşa Baban’ın 1806 larda gerçekleştirdiği ayaklanma, 1830’larda, Revanduz Mir Mir Muhammed’in gerçekleştirdiği ayaklanma, yine İslam kardeşliği sloganına, “Halifeye, Padişaha karşı ayaklanma olmaz” anlayışına takılmıştı.

Na xebere 1802 rey wanîyaya
No nuşte hema şîrove nêbîyo.