zazaki.net
20 Oktobre 2017 Îne
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
05 Oktobre 2010 Sêşeme 21:20

Aydınlar…

İsmail Beşikçi

Aydın geri bırakılmış üçüncü dünya toplumlarında varlığı yokluğu en çok hissedilen bir toplumsal kategoridir. Aydın aynı zamanda çok tartışılan, çok eleştirilen, zaman zaman aşağılanan, suçlanan bir kategoridir. Ama hiçbir toplum, özellikle de geri bırakılmış üçüncü dünya toplumları aydınsız yapamaz. Toplumsal ve siyasal gelişmeler aydının varlığıyla çok yakından ilgilidir.

Aydın toplumsal ve siyasal sorunları çözen, çözüm önerileri ortaya koyan bir kategori değildir. Aydın, toplumsal ve siyasal gelişmeleri izleyen, sorunu ortaya koyan bir kategoridir.

Sorunları çözmek siyasetçilerin işidir. Siyasetçiler toplumsal ve siyasal güçleri oranında sorunları çözmeye, çözüm önerileri geliştirmeye çalışırlar.

Bir toplumda aydın örgütlü bir kategori değildir. Aydınların örgütlenmesi anlamlı da değildir. Aydın, aydınlar, tek tek bağımsız kişilerdir. Siyasetçiler elbette örgütlü olmak, halk tabanında örgütlenmek durumundadır.

Bugün Kürt sorunu çok konuşulan, tartışılan bir aşamaya gelmiştir. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuşmaları, tartışmaları izlemek mümkündür. Siyasal partiler tarafından, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından Kürt sorununu dile getiren toplantılar, paneller, konferanslar düzenlenmektedir. Kürt kamuoyu, Türk kamuoyu bunları ilgiyle izlemektedir. Kürtlerde gelişen bu süreç, Ermenileri, Asuri-Süryanileri, Çerkesleri, Lazları da etkilemekte, onlar da milli haklarına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar. Müslümanlıktan ayrı dinsel bir grup olarak Kızılbaşlar (Aleviler) da kendi inançlarını yaşama mücadelesi içindedir. Bütün bunlar, sorunun kendini dayattığı, çözümün gündeme geldiği anlamına gelmektedir. Sorunu çözümsüz bırakmak, sürüncemede bırakmak, her şeyden önce, halkın hükümete verdiği desteği aşındırır, sorunun daha da büyümesini, çapraşıklaşmasını sağlar.

Bugün Kürt sorunuyla ilgili olarak ancak çözüm konuşulmaktadır hâlbuki Kürt sorununda önemli olan, sorunun temel niteliğidir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmış bir durumda 40 milyonsun ama hiçbir uluslararası kurumda hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman senin adın geçmiyor. Hiçbir uluslararası kurumda sen yoksun. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde, İslam Konferansı’nda, İslam Kalkınma Örgütü’nde sen yoksun, gözlemci bile değilsin. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’te sen yoksun. Senin adın sadece “terör” denildiği zaman geçiyor. “terörü yok edeceğiz, terörü ezeceğiz” şeklinde… Ama nüfusu 30 bin civarında olan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi üyesi olan Andorra, San Marin, Monaco, Liechtenstein gibi devletler, senin geleceğini belirlemede rol sahibidirler. Örneğin Avrupa Konseyi’nin “Ortadoğu’da Kürt devleti kurulmasına karşıyız”, “Ortadoğu’da sınırların değişimine karşıyız” gibi kararlarında bu devletlerin de imzaları var. Bunların sadece Kürtler için söylendiği açıktır. Filistinli Araplar için ayrı bir devletin kurulması, Filistinli Arapların İsrail egemenliğinden kurtarılması, Birleşmiş Milletlerin de Avrupa Konseyi’nin de, Avrupa Birliği’nin de, İslam Konferansı’nın da, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın da benimsediği, desteklediği bir süreçtir.

Ortadoğu’da görülen bu statükonun Kürtlerin aleyhine olarak kurulduğu çok açıktır. Ortadoğu’nun ortasında, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, bilinçli olarak düşünülmüş, yaşama geçirilmiş bir tasarımdır. Bu planın dört başı mamur bir şekilde yaşama geçirildiği biliniyor. Bu elbette önemli bir durumdur ve çözümden bağımsız olarak düşünülmesi, irdelenmesi, tartışılması gerekir.

Bu yazıyı kaleme almamın nedeni, Hasan Bildirici’nin kurdistan-post’da yayınladığı “İktidarın Kürt Yazarları” (21.04.2010), “Tetikçi Atalarım” (25.04.2010), “Burkay ve Anıları” (29.05.2010), “Evetçiler” (26.08.2010), “Kürt İsmi Sayarak” (12.09.2010) gibi yazılarıdır.

Bu arada, sitede, referandum sırasında “evet” oyu vereceklerini açıklayan aydınlara karşı çok aşağılayıcı, suçlayıcı yazılar da yer almıştır. Bu yazılar biraz da şımarıkça yazılardır. Bu yazılar da, bu yazıyı kaleme almama neden olmuştur.

Bu yazılarda Ümit Fırat, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Muhsin Kızılkaya gibi Kürt yazarlarının ve Kürt aydınlarının düşünceleri ve eylemleri ele alınmaktadır.

Bu yazılar, eleştiri içeren yazılar değildir. Aşağılamaya, suçlamaya dönük yazılardır. Bu yazarların, aydınların, Türk televizyonlarında sık sık görünmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratıyor” , “bunlar rantiyedirler” mantığıyla ele alınıyor. Bu değerlendirmeler yanlıştır. Bu arkadaşları ben de tanıyorum. Mütevazı yaşantıları var. Ümit Fırat ailesine, arkadaşlarına bağlı bir kişidir. 50 yıllık, belki daha fazla yıllık arkadaşları var. Kendisiyle barışık bir kişidir.  Kürt değerlerine de bağlıdır.

Kürt sorunu artık kendini dayatmıştır. Televizyonlarda, radyolarda bu konuyla ilgili programlar yapılması, gazetelerde sık sık yorumlar görülmesi, tartışmalar yapılması, sorunun şöyle veya böyle çözüm yoluna girdiğini gösterir. Çözümün olup olmayacağı, ne zaman olacağı, önerilerin herkesi memnun edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Bu bakımdan, basındaki bu gelişmeleri “devlet kendi Kürdünü yaratmaya çalışıyor” anlayışıyla değerlendirmek doğru değildir. Devletin aslında hiçbir Kürde tahammül edemeyen bir anlayışı vardır. Devlet ancak ölü Kürde tahammül edebilir. Sorunun kendini dayatmasıyla, bu devlet anlayışının aşınmaya başladığı da açıktır.

Devlet, örneğin İçişleri Bakanı, eğer Kemal Burkay’la telefonda görüşüyorsa, Kemal Burkay’ı Türkiye’ye çağırıyorsa bunu, hükümetteki değişim niyetinin bir göstergesi olarak okumak gerekir. Çünkü Kemal Burkay “en azından federasyon” diyen bir siyasetçidir. Bir yazar olarak, bir aydın olarak da her zaman bunları dile getirmektedir. Hükümetle muhtemel görüşmelerinde bunları dile getireceği açıktır. İçişleri Bakanı’nın bu görüşteki bir aydınla, siyasetçiyle görüşmesi, bu konuları görüşmeye, tartışmaya hazır olduğu anlamına gelir. Bu görüşmelerden bir sonuç çıkmayabilir ama görüşmelerin kendisi olumludur.

Hasan Bildirici, 12 Eylül döneminde ve daha sonra gazetecilik yaptığı dönemlerde çok sık eza, cefa gördüğünü anlatmaktadır. Kürt olup da eza, cefa görmeyen siyasetçi, yazar, aydın yoktur. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen bütün Kürtler böyle bir baskı altında olmuşlardır. Örneğin 49’ların, örneğin 60’lar kuşağının daha çok eza, cefa çektiği de söylenebilir.

Hasan Bildirici, “Dönüşü Olmayan Yol” romanının basımının Doz Yayınevi’nde Ümit Fırat tarafından engellendiğini vurgulamaktadır. Bu da doğru bir değerlendirme değildir. Ümit Frat’ın o zaman Doz Yayınevi’nde yönetici olup olmadığı hakkında sağlıklı bilgim yok ama kitap, Doz Yayınevi tarafından basılmıştır. Bu tür yayınların idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşması muhtemeldir. O zaman yazarların, kendi eserlerini savunması gündeme gelecektir. Bu savunma şüphesiz yerinde ve zamanında yapılmak durumundadır. Zamanında, karakolda, emniyette, savcılıkta, mahkemede hazır bulunmak önemlidir. Düşün özgürlüğü bireysel bir özgürlüktür ama aynı zamanda toplumsal yönleri ağır basan bir özgürlüktür. Bu bakımdan düşün özgürlüğü herkes tarafından, bütün yazarlar, aydınlar, siyasetçiler tarafından savunulmalıdır. Bu çok açıktır. Ama her şeyden önce, eserin, yazarı tarafından savunulması gerekir. Buysa başka yaptırımları da gündeme getirebilir. Yazarlar, savcılıkta veya mahkemede hazır bulundukları zaman, yazarla ilgili başka yaptırımlar da gündeme gelebilir. Bu muhtemel yaptırımlar ise, yazarların Türkiye’ye gelmelerine engel olmaktadır. Bütün bunlar bilindiği halde, Hasan Bildirici’nin Ümit Fırat’ı suçlaması doğru değildir. Dönüşü Olmayan Yol kitabından dolayı, Doz Yayınevi, cezaevine girmeyi engellemek için ağır para cezası ödemek durumunda kalmıştır.

Yazarların, aydınların, siyasetçilerin düşüncelerinin, görüşlerinin içeriğini de irdelemek gerekir. Bunu hiç dert etmeden suçlamalar ve aşağılamalar yapmak etik bir tutum değildir. İkna edici olmadığı besbellidir. Ümit Fırat “Öcalan’ın telefonu”ndan söz ederken, Öcalan’ın kendi açıklamalarından hareket etmektedir. Hasan Bildirici’nin bunları hiç değerlendirmemesi, yok farz etmesi dikkate değer bir durumdur.

PKK Üzerine…

Son birkaç yıldır Kürt sorununun yoğun bir şekilde konuşulduğunu, tartışıldığını görüyoruz. Bu ortam nasıl yaratıldı, bu ortama nasıl geldik? Bu ortamın yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rol oynadığı açıktır. Eğer bugün Kürtler, Kürt dili, Kürt edebiyatı, Kürt kültürü, Kürt sorunu etkin bir şekilde tartışılabiliyorsa burada PKK’nin çok büyük rolü vardır ama bu saptama, PKK hakkında eleştirilerin yapılmasına engel olmamalıdır.

1990-91 yıllarında, koğuştaki arkadaşlar Saliha Şener’den söz ederlerdi. Saliha Şener’in polis ve asker karşısındaki direngenliği, nizamiye kapılarındaki mücadelesi, tutuklu ailelerini örgütlemedeki hünerleri, açlık grevlerindeki duruşu zengin olgularla anlatılırdı. O kadar hayranlıkla, o kadar övgü dolu sözlerle söz ederlerdi ki, o ana kadar Saliha Şener’i bilemediğim için mahcubiyet duyardım. 1990’ların ortalarındaysa aynı arkadaşlar, Saliha Şener’i bir ajanın anası olarak, bir emperyalist işbirlikçisinin anası olarak anlatmaya başladılar. “Kör Saliha” denerek, ajan oğluyla işbirliği içinde olan bir kadın olarak söz etmeye başladılar.

PKK barış diyor, devlete uzattığı elin tutulmasını istiyor. Türkiye Barış Meclisi adı altında bir örgüt de var. Hakikatle Yüzleşme Komisyonu kurulmasını, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini istiyor.

PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var.  Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde hakları arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur. PKK, kendi içinde barışı aramadan, öbür Kürt örgütleriyle, Kürt sivil toplum kurumlarıyla ahenkli ilişkiler geliştirmeden, Türkiye ile, devletle barışı tesis etmesi olası değildir. PKK Kürtleri, Kürt örgütlerini dışlayarak, Türk sol örgütleriyle ittifaklar geliştirerek ciddi kazanımlar elde edemez.

PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, “demokratik” sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. İfade özgürlüğünün yaşama geçmesi PKK için önemli olmalıdır.

PKK’ye yakın gazetelerde çalışan arkadaşlar bazen röportaj talep ediyorlar, olaylar hakkında görüş istiyorlar. Fakat röportajda kendi görüşlerine aykırı bir düşünce olduğu zaman o kesimi çıkartarak yayımlıyorlar veya röportajı hiç yayımlamıyorlar. Muhabire neden öyle yaptıkları sorulduğunda “yer darlığından dolayı kısalttık” diyor. Bazen “röportaj çok kısaydı onun için yayımlamadık” bazen de “ben aynen yazıldığı gibi hazırladım ama yönetim sansür yapmış” diyor.

Express dergisinden İrfan Aktan’ın tutumu biraz değişik. Sorularından birine istemediği, benimsemediği bir cevap aldığı zaman, röportajın o kesimini kendi sorusuyla birlikte çıkarıyor.

Bunlar şüphesiz yanlış tutumlar. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da, Barış ve Demokrasi Partisi’nin de, Demokratik Toplum Kongresi’nin de bu konuyu düşünmesinde yarar vardır.

kurdistan-post’da, Hüseyin Turhallı’nın Hülya Yetişen’e verdiği bir röportaj var. Sitede böyle değerli bir röportajın yer alması şüphesiz çok olumludur.

Üçüncü bir konu özerklikle ilgilidir.  Demokratik özerklik kavramı bazen özerk Kürdistan olarak da ifade edilmektedir. Kanımca doğru kavram budur. Özerklik her şeyden önce merkezi yapılara karşı çevrenin serbestliğini anlatır. Barış ve Demokrasi Partisi bugün devletten özerklik talep ediyor. BDP İmralı’ya karşı özerkçe hareket edemezken bu süreçten olumlu bir sonuç çıkmaz.

Kürt sorunu, günümüzde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu süreçte gerilla mücadelesinin rolünü kısaca belirtmeye çalışmıştım. Son yıllarda iki gelişme daha var. Bunlardan biri Abdülkadir Aygan’nın itirafları, açıklamalarıdır. Bu açıklamalar başlı başına bir özeleştiridir. Bu açıklamalar kendi başına elbette önemlidir ama bu sürecin yarattığı etkiler daha önemli olmuştur. Bu itiraflar, açıklamalar, başkalarının da itiraf-açıklama yapmasını getirmektedir. Bu, 1962 yılında Kıbrıs’ta gerçekleşen “camileri de bombaladık” itirafına kadar gitmiştir. Bugünlerden sonra bu itirafların daha da artacağı açıktır.

İkinci olay ise Taraf gazetesinin yayına başlamasıdır. Taraf, üç seneye yakın bir süredir yayın yapmaktadır. Taraf’ın Türkiye’de siyasal iktidarın oluşmasıyla ilgili çok değerli eleştirileri, anlatımları vardır. Türk siyasal sisteminde, siyasal iktidarın oluşumunda ordunun, yüksek yargının rolü dile getirilmiş, bu geleneğin, teamüllerin anti-demokratikliği üzerinde kararlı, ısrarlı bir şekilde durulmuştur. Taraf bu yönüyle demokrasinin gelişmesini sağlayan önemli bir işleve sahiptir. Kanımca, ordu ve yüksek yargının ortaklığına üniversitenin de katılması gerekir.

Taraf deyince hemen “Taraf’ın arkasında kim var” sorusu gündeme getiriliyor. Bu da yandaş bir bakış açısıdır. Taraf’ın ne yazdığının, ne yaptığının, söylediklerinin irdelenmesi çok daha önemlidir. Bu bakımdan bu tür sorular temel sorunu saptırıcı bir sorudur. Kişi olarak, kendi adıma, şunu söyleyebilirim. Taraf’ın arkasında, bilime, demokrasiye, adalete, insan haklarının yüce bir değer olduğuna inanan, bu inancının doğru olduğunu bilen bir kadro var. Taraf bu değerlere yaslanıyor. Taraf’ın, 50 bin civarında olan baskısıyla, Türk basınında çok ayrı bir yeri var. Taraf’ı nitelik bakımından değerlendirmek gerekir, nicelik bakımından değil. Taraf 50 bin değil bin adet bassa da, toplumda değiştirici, dönüştürücü etkisini yine gösterir. 300 bin-400 bin bassa, bugünkünden daha büyük bir etki yaratmaz.  Taraf’ın varlığı, Türk basınının kendine çeki-düzen vermesini de sağlayacaktır. Taraf bundan sonra bir mihenk taşıdır.

Bütün bunlara rağmen Taraf elbette Türk basınının bir parçasıdır. Şu veya bu şekilde ilan alabilmektedir. Basın İlan Kurumu’ndan ilan alabilmektedir. İnternette, çeşitli sitelerde, “gazeteler” denildiği zaman, günlük gazeteler arasında Taraf’a da yer verilmektedir. Televizyonlarda, radyolarda Taraf’ın manşeti gösterilmektedir. Gazetedeki bazı köşe yazarlarının yazılarından pasajlar okunmaktadır. Yeni Ülke’den itibaren, Özgür Gündem’den itibaren, 20 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, Kürt gazeteleri bu olanaklara sahip olamamıştır. Bu durumun irdelenmesi de bilgilerimizi çoğaltacaktır.

Na xebere 1679 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
Çok olumlu
Mehmet Doğan
Bence Beşikçi'nin bu yazısı çok ihtiyacımız olan bir yazıydı ve linç kültürünün en fazla biz Kürtlere zararı var...
12 Oktobre 2010 Sêşeme 15:28