zazaki.net
17 Tebaxe 2017 Panşeme
Girdîya Karakteran : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
08 Êlule 2010 Çarşeme 12:03

Sey Rıza’nın Huzurunda

Munzur Çem

Dersim’e Sey Rıza’nın Heykeli Dikiliyor

Bu yıl, Munzur Festivali’ni düzenleyen dostların davetlisi olarak Dersim’e gittim ve ilk gün gerçekleştirilen “1938’den Sonra Dil Kırılması” adlı panele konuşmacı olarak katıldım. Bu, Festival’in ilk paneliydi. Katılımcı sayısının yüksekliği ve sorulan soruların çokluğu, konuya duyulan yoğun ilginin bir göstergesiydi.

Kuşkusuz sadece ilk günün değil bütün festivalin en önemli adımı, Sey Rıza heykelinin “Kışla Meydanı” adını taşıyan meydana dikilmesiydi. Kışla Meydanı deyip geçmeyin. Bu, 1937-38 harekâtı nedeniyle yapılan kışlanın önündeki meydandır.

Ben de gerçek anlamda tarihi anlamı olan bu açılışa katılma onuruna eriştim. Böylece Dersim’in Merkez, yani Mamekiye (Tunceli) Belediyesi, Kuzey Kürdistan bakımından bir ilke imza atmış oldu. BDP’li Mamekiye Belediye Başkanı Edibe Şahin başta olmak üzere, emeği gecen her kesi burada bir kez daha kutlamak istiyorum.

Ancak açılışta hazır bulunan kitlenin beklenen düzeyde olduğunu ne yazık ki söyleyemem ki bu, üzerinde ciddi olarak durulması gereken bir durumdur. Bu işi her kesten önce yapması gerekenler ise elbette Mamekiye’nin sakinleri, yani halkı ile onların kurum ve kuruluşlarıdır.

Bu duruma yol açan en önemli nedenlerden birinin korku olduğu açıktır. Dersimliler, özellikle de son yüz yılda o kadar büyük acılar yaşadılar ki, yoğurdu üfleyerek yemek istemelerinde şaşılacak bir yan yok. Ne var ki korkunun çıkar yol olmadığını da yine her kesten çok onların bilmesi gerekir. 1938’de en büyük kayba uğrayanlar, devlete güvenen, ona teslim olan ya da suya sabuna dokunmadan evinde oturanlar değiller miydi? Şu son 30 yılda estirilen dizginsiz ırkçı-şoven terör dalgasına, faşist baskılara bakın. Devlet, terör estirirken, direnen direnmeyen, hak arayan aramayan ayırımı yaptı mı? Gözaltı, işkence, köy boşaltma, orman yakma gibi eylemlerden bütün Dersimlilerin aşağı yukarı aynı ölçüde pay aldıkları göz önündedir.

Bahsini ettiğim ilgisizliğin ikinci nedeni ise politiktir. Dersim, politik parçalanmışlık bakımından bütün Kürdistan’ın en sorunlu yöresi sayılır. Ülkemizin, hatta dünyanın başka yörelerinde kolay kolay rastlayamayacağınız politik gruplarla burada karşılaşmak hiç de zor değil.

Yine Kürdistan’ın öteki yörelerinde olduğu gibi, Dersim’de de sömürgeci düzen partileri oldukça etkinler. Çok sayıda Dersimlinin soykırımcı CHP ile İslam taciri AKP arasında gidip gelmesi komik değil mi?

Bir Dersimli düşünün ki tarihte Dersim’in karşılaştığı en büyük kırım olan 1938 soykırımının sorumluları karşısında adeta secdeye varıyor, yerlerde sürünüyor. Onları, kendi büyükleri ya da ataları olarak kabul ediyor. Daha da ötesi, bu gün hala da o soykırımı savunan ve tekrarlanmasını isteyenlerle kol kola geziyor.

Aslını inkâr etmek, kendilerinden önceki nesillerin ölümü göze alarak vazgeçmediği dilini, kültürünü kimliğini küçümsemek, onlardan utanç duymak, Dersimliler arasında oldukça yaygın olan bir davranış türüdür. Dini inanç bakımından ise durum daha da vahimdir. Alevilik, Kürt Alevilerin yaşadıkları öteki yörelerdeki gibi Dersim’de de adeta işportacı pazarında satılığa çıkartılmış bir maldır. Bazen üç-beş kuruşluk çıkar ya da makam uğruna, bezen korkunun etkisi ile resmi reçetelerde yazılı yalanları Alevilik diye piyasaya sürmek yine bir moda halindedir. En azgın ırkçı-faşist kesimlerle işbirliği içerisinde olan “dedeler”in elini öpen Alevilerin sayısı hiç de azımsanır gibi değil. Alevi örgütlerinin çok önemli bir kesiminin, Alevilere en büyük darbeleri vuran Ergenekocu çevrelerle aynı siperde bulunmaları çok hazin olsa gerek.

Ulasal baskıya ve sömürgeciliğe karşı olmak, sol ideolojiye sahip olanların savundukları temel prensiplerden biridir. Bu yüzden, bütün 20. Yüz Yıl boyunca sosyalistler birçok ülkede ulusal baskı altındaki halkların en yakın dostları oldular, kaderlerini tayin etme hakkına kararlıca sahip çıktılar. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin sosyalistleri kendi halklarının özgürlük mücadelelerinde en ön saflarda yer almakta tereddüt göstermediler. Ama gelin görün ki Türkiye ve Kürdistan’da oldum olası bunun tersi şeyler yaşanıyor. Birçok sol örgüt, günümüz koşullarında hayal edilmesi bile zor olan yanlış “devrim” teorileri ile Kürt halkının özgürleşme davasını “devrim sonrası”na ertelemeye kalkışıyor. Nerdeyse bu gibi örgütlerin tek görevi, Kürt gençlerini kendi halkının özgürlük mücadelesinden uzak tutmak, enerjilerini başka alanlarda heder etmektir. Hatta sol görünümle ortaya çıkmış örgütler içerisinde öyleleri var ki bununla da kalmıyor, gençlerimizi Türk milliyetçiliğinin peşine takmaya çabalıyor.

Bütün bunlar, elbet başka yerlerde olduğu gibi Dersim’de bölünmeyi alabildiğine derinleştiriyor, her kesi ilgilendiren ortak noktalarda bile bir araya gelmeyi zorlaştırıyor, hatta olanaksızlaştırıyor. Bunun da sadece ve sadece dumanlı havayı seven kurtların işine yaradığını söylemeye gerek yok sanıyorum.

Dersim’in diri ve direngen yanına karşılık, yukarıda kısaca değindiğimiz politik yozlaşma ve çürümenin, toplumun geleceğini tehdit edecek boyutlarda olduğu gerçeğini kabul etmek gerekir.

Sözü yeniden Sey Rıza’nın heykelinin açılışı sırasındaki tutumlara getirecek olursak, şunu açıkça belirtmeliyiz ki hiç bir gerekçe o heykelin açılışına katılmamayı haklı göstermez. Çünkü Sey Rıza, kendi halkının özgürlüğü ve mutluluğu için çalışan, bunun için en ağır bedelleri ödeyen kişidir. O, idam sehpasına giderken de tarih boyunca hep gurur duyacağımız onurlu tavrını sürdürmekte hiç tereddüt göstermedi. Ve o bu davranışıyla, skandal bir dava ile kendisini idam sehpasına gönderen zalimleri adeta ezdi, onları hemen o an tarihin çöplüğüne fırlatıp attı. Bu nedenle de Sey Rıza’ya bakışımız, aşiret, bölge ve politik yapılanmanın ötesinde; ahlaki, ulusal ve evrensel insani değerlere göre olmak zorundadır. Kaldı ki Dersim’in onuruna yakışan bu adımı, bir ilk olarak kabul etmek gerekir. Büyük yurtsever Alişêr’in dediği gibi “Kahramanı Çoktur Dersim”in ve onlara karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmek, her Dersimli için bir boyun borcudur.

Hele de konuşmaya gelince Dersim, Sey Rıza ve devrimcilik üzerine ahkâm kesenlerin böyle bir açılışı boykot etmeleri, tam bir iki yüzlülük ve samimiyetsizlik örneğiydi. Kışla Meydanı’na gelip açılışa destek vermek yerine, pikniğe ya da Mizur (Munzur) gözelerine gidip gezmeyi tercih eden “naylon Dersimseverlerle” orada-burada “Zazacılık” oynayanların konuya ilişkin tutumları tam da acınacak bir durumdu.

Bir işim nedeniyle Dersim’den ayrılmak zorunda kaldığım için festival’in daha sonraki günlerine ilişkin gözlemde bulunma olanağım olmadı. Ama Dersim’e tekrar dönüp kaldığım bir hafta içerisinde, bir hayli kişi ile konuşma fırsatını buldum. Yukarıda bahsettiğim boykota ek olarak son dönemde yeniden alevlenmiş olan çatışmaların da kitle katılımı açısından olumsuz etki yaptığı hemen hemen her kesin üzerine birleştiği bir noktaydı.

Kültürel Programlar Üzerine Bir Kaç Söz

Katılamadığım panel ve müzik programlarının oldukça kitlesel geçtiğini de birçok kişiden duydum.

Panellerde hala da ağırlık Kürtçede olmaması tabii ki bir olumsuzluktur. Kırmancca (Zazaca) bakımından, doğru dürüst sunuş yapacak birilerinin bulunamamasını ise bir nevi skandal olarak kabul etmek gerekir. Dilimizin bu lehçesinden müzik yapanlar bile kendi dillerinden dinleyiciye hitap etmekte, onunla diyalog kurmakta oldukça yetersizler. Kuşkusuz ömrü yüz yıla yaklaşan ağır asimilasyoncu uygulamalar yüzünden, insanlar kendi anadillerini konuşmaktan bile çekinir oldular, ondan utanç duyar hale geldiler. Bu nedenle, özellikle de Kırmanccanın toplantılarda mikrofon dili olarak kullanılabileceğini duymak, birçok kişiye tuhaf geliyor. Ama buna rağmen bütün bunlar bahsettiğim zaafın haklı olduğunu ortaya koymaz. Bu sonucun ortaya çıkmasında, işin önemini kavrayamama ve zahmete girmekten kaçınma eğilimi, önemli ölçüde rol oynuyor.

Festival İle İlgili Bir Kaç Öneri

Söz Munzur Festivali’nden açılmışken onunla ilgili kimi görüşlerimi özetlemekte yarar görüyorum:

1) Kanımca, festivalin biri biterken bir sonrakinin hazırlıklarına başlamak için zaman kaybetmeye gerek yok, gelecek festival için hemen kolları sıvamak gerekir. Bu çalışmaları yürütmek üzere geniş ufuklu, çeşitliliğe önem veren, yurtsever ve demokratik çizgiye sahip bir komitenin görevlendirilmesi önemlidir.

2) Festival organizasyonunun mümkün olduğu kadar geniş çevrelerin katılımı ile gerçekleştirmeye çalışmak ilke olarak en doğru olanıdır. Ancak bunu yaparken gereksiz zaman ve enerji kaybına yol açabilecek kısır tartışmaların esiri de olmamak gerekir.

3) Benim katıldığım panelde olduğu gibi, konuşmacı sayısını gereğinden fazla yüksek tutmak genellikle verimi düşürme sonucunu verir. Bu tür toplantıları daha az kişi ile daha etkin olarak düzenlemeye çalışmak gerektiği kanısındayım.

4) Programların monotonluktan kurtarılması, çeşitlilik ve içerik yönünden zenginleştirilmesi, Kürtçenin her iki lehçesine daha büyük ağırlık verilmesi ve giderek tümüyle hâkim kılınması gerekir. Gerekli olursa konuşmaların Türkçe ya da başka dillere tercüme edilmesi yoluna başvurulabilir.

5) Kürtçe okuma ve kitap tanıtma programları, şiir ve hikaye yarışmaları, fotoğraf ve resim sergileri, turizm başta olmak üzere ekonominin geliştirilmesi, köye dönüşler, tarihi yerlerin ve doğanın korunması vb. akla ilk gelen konular arasındalar.

Bava Duzgı ve Bir “Şenlik!”

Dersim’de bulunduğum günlerde, Nazımiye Belediyesi tarafından “Düzgün Baba Şenlikleri” adı altından düzenlenen “şenlik”ten de çokça bahsediliyordu. Söylenenler ise genellikle negatif şeylerdi ki bunlardan katıldığım kimlerini aktarmak istiyorum.

1)    Her şeyden önce “Düzgün Bava”da şenlik yapmak, geleneksel olarak uygun bir durumu ifade etmiyor. Çünkü Türkçede “Düzgün Bava” denilen “Bava Duzgin”, “Bava Duzgi” ya da “Duzginê Kemerî” bir ziyaret yeri, Dersim’in en kutsal bir kaç yerinden bir tanesidir. Beyitlerde de o, genellikle “Ziyaretlerin Başı” diye geçer. Oraya pekâlâ Dersim’in Kabesi de diyebiliriz. Böyle bir kutsal yerde ise elbet şenlik olmaz. Orası, bir içme, eğlenme yeri değil, ibadet yeridir.

2)    Anlatılanlardan öğrenebildiğim kadarıyla, Belediye protokol kuralları uygulamış, buna bağlı olarak ziyaret yerindeki “Cem Evi”ne koltuk götürmüş, kaymakam ile kimi eski milletvekilleri başta olmak üzere bürokratik erkânı bunlara oturtmuş vs.

Açıktır ki yine bu da bir komedidir. Komediden de öte bir saygısızlık örneğidir. Çünkü normal koşullarda Sünni devlet adamlarının Alevi ibadet yerlerine gitmeleri caiz değil. Bunun tersi, ancak zorunlu bir görevin yerine getirilmesi halinde düşünülebilir. Ancak, Alevi olmayan biri o ziyarete gidip ibadet ederse, ona da kimse engel olmaz.

Öte yandan, kutsal mekânlarda, belli yerlere ayakkabı ile ayak basmak saygısızlıktır, günah olarak kabul edilir. Kutsal mekânlara gidenler, bu gibi noktalara geldiklerinde ayakkabılarını çıkartmak zorundalar. Hatta o mekânlarda bazı noktalar da var ki, her ne şekilde olursa olsun ayak basılmasına izin verilmez.

Beri taraftan eşitlik, Alevi inancının temel taşıdır. Bir üzümün kırk kişi tarafından paylaşılması, eşit bölüşüme verilen önemi simgeler. Sosyal statüsü ne olursa olsun, Alevi ziyaretlerine ve cemlerine katılanlar eşit sayılırlar. Oturma, konuşma ve öteki eylemlerde bu kuralı bozacak herhangi bir davranışa fırsat tanınmaz. Böyle yerlerde protokol kuralları uygulamak, bu ilkeyi ve geleneği tümüyle ayakaltına almak demektir.

3)    Cinsi ve şekli ne olursa olsun, “Bava Duzgi” adına o yörede düzenlenen herhangi bir etkinliği yabancı dillerle yapmak da yanlıştır. Öğrenebildiğim kadarı ile Nazımiye’deki şenlikte tam da böyle yapılmış. Hatta kendisi de oralı olan Mamekiye Belediye Başkanı Edibe Şain’in yaptığı kısa Kırmancca konuşma, sistemin bekçiliğini iş edinmiş çıkarcı kimi Dersimlilerin itirazına yol açmış. Gerekçe ise Türkçe bilmeyen konukların bulunması imiş. Oysa sözlü ya da yazılı metinler, gerekiyorsa o halkın dilini bilmeyen konuklar için tercüme edilebilir. Yoksa onlar var diye halkın diline ambargo koymaya kalkışmak, asimilasyona ahmakça bir tapınma, kimi “hassas” çevrelerin gözüne girme çabasından öte bir şey değil. Her ne hikmetse, birileri hep Kürtlerden Kürtçe bilmeyen konukların durumunu göz önüne getirmelerini istiyor, kimse Türklere dönüp “Madem Kürtçe konuşan bir toplumun arasına giriyorsunuz, onların dilini öğrenin” demiyor. Böyle bir şey ne Türklerin aklına geliyor ne de paspas gibi yerlerde sürünen dalkavukluğu meslek edinmişlerin.

Kuşkusuz, Nazımiye örneği tek değil. Hatta bu, Kürtler arasında çok yaygın olarak rastlanan kurallardandır. Dersimliler arasında sadece biraz daha ileriye gitmiş o kadar. Bu anlayış ile yapılan etkinlikler, yöre halkının istem ve özlemlerine yanıt vermekten uzaklar. Tam tersine bunlar halkımıza ait değerleri yozlaştırma, kaybetme eylemleri; yani asimilasyona hizmet eden çabalardır.

Vate Çalışma Grubu’nun 18. Toplantısı Dersim’de Gerçekleşti.

Festival’in ikinci günü erkenden ayrıldığım Dersim’e 5 gün sonra yeniden döndüm. Dönüşümün nedeni “Vate Çalışma Grubu”nun toplantısıydı. Bilindiği gibi bu grup, 14 yıldan bu yana Kırmancca (Zazaca) üzerine çalışmalar yapıyor ve bu amaçla periyodik toplantılar düzenliyor. Bu toplantıların 18. Dersim-Mamekiye Belediyesinin ev sahipliği ile 7-10 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Bu alanda bu da bir ilkti. İlk kez ülkemizin bir kentinin belediyesi, grubumuza bu tarz bir olanak sunarak toplantının gerçekleşmesini sağlamış oldu. Kuşkusuz, böyle bir adımın atılması, BDP’li belediyenin ve özellikle de Belediye Başkanı Edibe Şahin’in dil ve kültürümüze verdiği önemin bir göstergesidir. Toplantı sırasında, rahat bir çalışma ortamı için elinden gelen her çabayı harcamaktan geri kalmayan belediye personelinin dayanışması da gözden uzak tutulacak gibi değildi. Sağ olsunlar, var olsunlar.

18. toplantı, sadece gündemindeki işleri yapmak yönünden başarılı değildi. Bunun kadar önemli bir nokta ise Dersim’e ek olarak Diyarbekir, Çewlîg (Bingöl) ve Palu gibi çevre il ve ilçelerden gelen izleyici konukların gösterdikleri ilgiydi. Böylece birçok genç, hem grubu tanıma ve hem de çalışmalarını izleme olanağını bulmuş oldu.

Sey Rıza’ya Saygı Ziyareti

Ayın 10’unda öğle saatlerinde, Grubumuz, Belediye Başkanı Edibe Hanım ile birllikte Kışla Meydanı’nda bulunan Sey Rıza heykelini ziyaret etti, bir deste çiçek bıraktı ve saygı duruşunda bulundu. Yine bu da bizim için bir ilkti. Ziyaret sırasında, Grubumuz adına çok kısa bir konuşma yaparak Sey Rıza’nın heykelinin dikilmesinin, özgürlük için mücadele eden halkımız bakımından taşıdığı tarihi öneme işaret ettim ve bu adımın atılması işindeki rolünden ötürü Belediye Başkanı’na teşekkürlerimi ilettim.

Dersim’de Sosyal Yaşam

Kimi özellikler var ki Dersim’i Kürdistan’da nerdeyse tek yapmaya yetiyor. Diyelim ki politik parçalanmışlığı çok ünlüdür Dersim’in. Sadece Kürdistan’da değil, dünyada bile eşine zor rastlanılabilecek politik gruplarla bu yörede karşılaşmak pek de zor değil.

Dersim, hâlihazırda bu bölgede yaşayanlarla bölge dışına göç etmiş olanların oranı bakımından da rekoru elinde tutuyor. Bu nedenle, özellikle de yaz aylarında, Dersim’de yaşayanlar kadar, dışarıdan gelmiş Dersimlilerle karşılaşmak şaşırtıcı olmuyor. Benim başımdan geçtiği gibi, yıllarca karşılaşamadığınız değişik yaşlardaki tanıdıklarla orada her an yüz yüze gelebilirsiniz.

Doğal güzelliği anlatmakla bitmez Dersim’in. Kavurucu sıcaklarla boğuştuktan sonra nihayet akşam saatlerinde Mizur (Munzur) Nehrinin kenarındaki restoranlardan birine oturduğunuzda, önce serinlemeniz, arkasından da üşümeniz bir sürpriz değil. Ay ışığı altında, yeşil vadinin karnını yararak, eşi bulunmaz güzellikte bir melodi eşliğinde üzerinize gelen soğuk ve berrak sular, günün tüm yorgunluğunu bir çırpıda alıp götürüyordu.

Ne var ki doyumsuz bir aşkla ona baktıkça, yüreğinizi dağlayan, ruhunuzu körelten bir acıyı yaşamaktan da alamıyorsunuz kendinizi. Bu, o güzelliği kaybetme korkusudur. Barajlar, daha şimdiden yarısını yutmuş durumdalar Mizur’un.

Eskiden Mamekiye’ye ne zaman gitsem, Kışla’yı geçip öğretmen Evi’nin yanındaki burundan, iki nehrin (Harçige ve Mizur) sol ilerde birleştikleri noktaya bakmadan edemezdim. Bu kadar temiz ve samimi bir buluşmayı hayal etmek bile oldukça zordur. En son ise geçtiğimiz yılın (2009) Nisan ayında yapmıştım bunu. Ama bu sene köprüyü geçerken manzarayı gördüğüm için böyle bir çabam olmadı. Olmadı, çünkü o harika buluşma yok artık. Daha güneyde yapılmış olan baraj suları yutmuş onu. Şimdi orası durgun, ölü bir göl parçasından ibarettir. Hayat dolu, cıvıl cıvıl iki insanın, yaşamdan kopartılıp mezara gömülmesinden farksız bir şey. Önümüzdeki yıllarda, planlanan öteki barajlar tamamlandığında, Kürdistan, tartışmasız her biri birer doğal harikası olan vadilerini tümüyle kaybetmiş olacak.

Dersim’in, çevredeki Erzincan ve Çewlîg (Bingöl) illeri gibi yaz ve kış dağ turizmi bakımından olağanüstü önemde bir potansiyele sahip olduğu bilinmeyen bir şey değil. Bu potansiyeli harekete geçirmek için umut verici çalışmalar başlatılmışken, Ankara yönetimi buraları yok etmenin çabalarına aralıksız devam ediyor. Bu trajedi, nehirlerimizi peyderpey yutan bu barajların yapılmasına engel olmak için, bu güne kadar yapılanların çok daha fazlasını yapmanın zorunluluğunu ortaya koyuyor.

Yaz aylarında, Dersim’de sosyal yaşam hayli renkli ve hareketlidir. Dersim’in dışında yaşayıp bu aylarda akın akın oraya gelenler arasında gençlerin en yüksek oranda olması, çok sevindirici ve umut vericidir. Sokaklar, restoranlar, açık hava gazino ya da kahvehaneleri, nehir boyları, adeta birer arı kovanını andırıyor.

Dersim’de kadınlar kimi yönlerden Kürdistanı’ın başka yörelerinde göremeye alışık olmadığımız ölçüde rahatlar. Genç kızların eş seçme özgürlüğü oldukça iyi bir düzeydedir. “Namus cinayetleri” denilen yüzkarası eylem de hemen hemen tümüyle tarihin çöplüğüne gömülmüş sayılır. Harçîge Nehri kıyısındaki plajı, güneşlenmek ve nehir sularında serinlenmek için akın eden kadın ve erkeklerle dolup taşıyor. Dersimliler, başka inançlara son derece saygılılar. Kimse kimsenin içtiği içkiye, giydiği giysiye karışmıyor. Gençler, elele tutuşarak, âşıklar Mızur kenarında birbirlerine sarılarak dolaşırken kendilerini alabildiğine özgür hissediyorlar.

Ama baskıların, yoksulluk ve umutsuzluğun yol açtığı sorunlar, en başta da bunların bir sonucu olan uyuşturucu kullanımı ve fuhuş gibi toplumsal yaraların varlığı da bir sır değil.

Bölge halkına ait olmayan yabancı müzikler bir yama gibi araya girse bile Kürt müziği, eksik olmayan düğünlerde oldukça ağırlıklı bir yere sahip gözüküyor. Govend (halay) bakımından da durum yine farklı değil. Buna karşılık, program sunucuları yemin etmişçesine Kürtçeden kaçıyorlar. Tabi bir de hazır bulunanların hediye olarak verdikleri para ve eşyanın mikrofondan anons edilmesi durumu var ki bu gerçek bir komedidir. Aslında bu çirkin gelenek Kürt toplumuna ait değil. Tam bir görgüsüzlük örneği olan bu uygulama, son dönemlerde dışarıdan ithal edilmiş ucubelerden biridir.

Sonuç olarak diyebilirim ki devlet kaynaklı baskılar ile çok yüksek oranlarda seyreden işsizlik ile öteki kimi yerel olumsuzluklara rağmen Dersim’de yaşam hayli renkli ve güzeldir.

Dersim’den Ayrılırken

Çalışmalarımız 10 Ağustos günü akşama doğru sona erdi. Ertesi gün, Elazığ’dan kalkacak uçağa yetişmek üzere Dersimli Mehmet Taş ve Pîranlı (Dicle) Cemal Pîranij ile birlikte Dersim’den ayrıldık. Minibüsümüz, virajlı Pertek yolu boyunca ilerlerken, geride bıraktığım bir kaç gün içerisinde görüp duyduklarım aklımdan çıkmıyor. Oldum olası, Kürdistan’ın herhangi bir yöresine gidip dönsem, özlemini en çok duyduğum şey barış, özgürlük oluyor. Tabi bu kez de bu kural değişmiyor. Cadde ve sokaklar ile parklarda durup dururken boy gösteren özel timler, kenti çevreleyen tepelere kurulu askeri noktalar, yine sokaklarda eksik olmayan askeri araçlar, sık sık, ne konuştuğumuzu tespit etmek üzere yanımıza sokulan sivil giyimli davetsiz meraklılar ve ateşe verilen ormanlar hiç aklımdan çıkmıyor. Orada olduğum günlerde askeri birlikler birçok noktada orman yakmışlardı ki bunlardan biri de Pîlvank Köyü idi. Bu köyden dostlarımızdan uzun uzun yangınla ilgili bilgi almıştık.

Bu havada Pêrtage (Pertek)’yi geride bırakıp bizi karşıya götürecek olan feribota ulaşıyoruz.

Daha önce defalarca bindiğim feribot’taki kalabalık dikkatimi çekiyor. Orta yerde bir zırhlı araç duruyor. Bu bir insan taşıyıcıdır. Aynı anda belli noktalara dikilmiş, silahlı nöbetçiler göze çarpıyor. Çok geçmeden, üzerinde sivil giysiler bulunan bir askeri grubun bizimle birlikte olduğunu anlıyoruz. Çay içmek üzere bir kat üste çıkarken huzursuz nöbetçilerin endişeli bakışlarını üzerimizde hissediyoruz. O arada ne olduysa, uzun boylu, kısa saçlı bir gencin “Biz Türk Askeriyiz,” sözleri kulağımıza geliyor. Etraftakilerin duymasını istediği için olmalı ki yüksek sesle söylemişti bunları. Onun yanı başında duran bir diğerinin üzerinde siyah bir tişört var. Tişörtün sırt kısmına beyaz bir Osmanlı tuğrası çizilmiş, altında “Bir Osmanlı Torunlarıyız” sloganı yazılı.

İçimden hem gülüyorum hem de acıyorum o gençlere. Hayattan çok kopuklar ya da oynadıkları rol gereği öyle gözüküyorlar. Yıkanmış beyinleri, kendilerini barıştan, eşitlik ve özgürlükten çok uzaklarda tutuyor. Resmi yalanlarla beslendikleri için, yüz yıllardır bu topraklarda yaşananlardan habersizler. Neden öldürmek ya da ölmek zorunda olduklarını düşünmek bile muhtemelen korkutuyor kendilerini. Oysa kabadayılık göstergesi sözler ederken, aslında müthiş korktukları hallerinden belli oluyor. Ama eminim ki çoğu bunun da farkında değil. Bu arada kuşku duymadığım bir şey daha var; o feribottakilerden biri laf olsun diye bağırsa da “PKK’liler geliyor” dese ödleri kopacak, kaçacak delik arayacaklar. Çok da anormal bir durumda değil bu. Ölümden korkmak, doğal bir duygudur. Aslında bu işte doğal olmayan, kendisinden farklı istem ve özlemlerin sahiplerine karşı duyulan kin ve düşmanlıktır. Öldürmek dâhil, zulmün her türlüsünü meşru kabul eden, kahramanlık sayan fanatik ruh hali ya da körlüktür.

Feribotumuz karşı tarafa geçip yeniden minibüsümüze binip uzaklaşırken, zırhlı aracın yanı başına birikmiş sivil giysili asker gençlerin tedirgin hallerini izleye izleye uzaklaşırken, bir kez daha Kürt Sorunu’nun, onun bir parçası olan Dersim’in ağır sorunlarının çözümünü düşünüyorum. En geniş yurtsever ve demokratik kesimlerle bir araya gelmek, koşullara uygun düşen somut bir programa sahip olmak, asimilasyona, onun yarattığı dejenerasyona ve doğanın korunmasına özel bir öncelik vermek, Dersim ile diasporanın ilişkilerini güçlendirmek bir ilk olarak mutlaka başarılması gereken adımlardır.

Na xebere 1950 rey wanîyaya
ŞÎROVEYÎ
Yazıma İlishkin Değerlendirme Üzerine
Munzur Çem
“Sey Rıza`nın Huzurunda” Başlıklı Yazıma İlişkin Bir Değerlendirme Üzerine

Bir süredir www.zazaki.net sitesinde yer alan “Sey Rıza`nın Huzurunda” başlıklı yazıma ilsihkin birbirinden farklı değerlendirmeler alıyorum. Bunlar içerisinde ağıza alınamayacak derecede küfürlü mesajlar da var. Ancak bu benim icin yeni değil ve doğal olarak ciddiye almıyorum. En iyisi, bu türden davranışların sahiplerini kendi çirkinlikleriyle başbaşa bırakmak ki ben de öyle yapıyorum.
Gelen değerlendirme mesajları içerisinde en dikkate değer olanlardan biri, İhsan imzasıyla yazan tanımadığım bir okuyucuya ait. Bu konuda öncelikle şunu belirtmeyim ki İhsan dostumuzun gösterdiği hassasiyet beni çok memnun etti, kendisine tehsekkür etmek istiyorum.
Okuyucumuzun , kısa değerlendirme yazısında öne çıkardığı noktalardan biri şöyle:
„Sayın Munzur Çem öncelikle yazınızı Dersim’e olan sevdam nedeniyle merakla zevkle okudum yalnız şunu açıkça söylemeliyimki incindiğim noktalar oldu. İslam taciri gibi bir tabiri kullandınız bu tabiriniz bana çok sert geldi ya da maksadını aşan bir cümle gibi geldi bana...”
Sevgili İhsan`ın bu cümleden ötürü neden incindiğini anlıyamadığımı belirteyim. Eğer onun incinmesine neden olan benim „İslam“ a karşı saygısızca bir tutum takındığım algılaması ise buna gerek yok, o, bu konuda yüreğini rahat tutsun. Her hangi bir dini inanca karşı saygıszlık etmek, benim aklımdan geçirebileceğim bir şey değil.. Aslında bu terimin kullandığim cümleyi başka türlü yorumlamak için de zaten herhangi bir neden yok. Cümle söyle: „Çok sayıda Dersimlinin soykırımcı ÇP ile İslam taciri AKP arasında gidip gelmesi komik değil mi?” Açıktır ki burada vurgulamak istediğim şey, dinden çok başeden AKP`nin dini istismar etme, onu çıkarcı amaçlarla kullanma çabasıdır ki bunu İhsan dostumuzun kendisi de söylüyor.
İhsan dostun üzerinde durduğu ikinci nokta, Sünni devlet adamlarının Alevilere ait kutsal yerlere girip giremiyeceklerine ilsihkindir. Yazımın bu konu ile ilgili paragfrafı şölyle:
„Anlatılanlardan öğrenebildiğim kadarıyla, Belediye protokol kuralları uygulamış, buna bağlı olarak ziyaret yerindeki “Cem Evi”ne koltuk götürmüş, kaymakam ile kimi eski milletvekilleri başta olmak üzere bürokratik erkanı bunlara oturtmuş vs.
Açıktır ki yine bu da bir komedidir. Komediden de öte bir saygıszılık örneğidir. Çünkü normal koşullarda sünni devlet adamlarının Alevi ibadet yerlerine gitmeleri caiz değil. Bunun tersi, ancak zorunlu bir görevin yerine getirilmesi halinde düşünülebilir. Ancak, Alevi olmayan biri o ziyarete gidip ibadet ederse, ona da kimse engel olmaz.”
Görüldüğü gibi bu paragrafta öne çıkartılmak istenen, bir kısım devlet görevlilerine ayrıcalıklı bir yer verilmesi, bu amaçla protokol kurallarının uygulanmasıdır. Ancak okuyucunun değerlendirmesini okuduktan sonra „bu konuda daha net, daha açıklayıcı bir ifade kullanabilirdim“ diye düşünmekten de alamadım kendimi. Anlaşılıyor ki bu konuda benden kaynaklanan bir eksikli söz konududur.
Okuycu dostumuzun kafasındaki sorulara açhıklık kazandırabilir düşüncesi konu ile ilgili bir noktayı açmaya çalışayım.
Alevilerin, Sünni Müslüman olan sıradan halk ile devlet görevlilerine bakışlarında temel bir fark var. Devlet baskı aygıtı olduğu için Aleviler, yöneticiler başta olmak üzere onun görevlilerini, hiç sevmedikleri tarihteki kimi İslam devlet yöneticileri ile bir tutarlar. Bir çok Dersim halk türküsünde hem Osmanlı ve hem de Cumhuriyet yöneticilerinden „Cinsê Merwanî“ (Mervan Soyu), „Cinsê Hêzidî“ (Yezit Soyu) ya da „Cisnê Kafirî“ (Kafir Soyu) türünden nitelendirmelerle bahsetmeleri bu nedenledir. Bu durumda olanların ibadet ya da kutsal yerlere uğramaları tabii ki hoş görülmez, cem gibi fiili ibadetlere ise hiç bir şekilde kabul edilmezler. Bunun, aynı zamanda, baskılar nedeniyle çok önemsenen ibadetin gizliliğini korumaya yönelik bir önlem olduğu kanısındayım. Yöneticilerin, resmi sıfatları ile kutsal mekanlarda olmaları, oranın kirletildiğine bir delil teşkil eder.
Alevilerde inanç kurallarının yazılı olmaması, konuya ilişkin bazı sorulara yanıt vermeyi ise zorlaştırıyor ki Sünni inanca mensup sıradan insanların Alevi cemlerine katılmalarında da durum böyledir. Görebildiğim kadarıyla pratikte „Alevi“ inancına mensup olmayan birinin Cem`e katılması mümkün değil. Bırakalım Sünni birini, Alevi olup ta inanca bağlılığı zayıf olanların katılmalarına bile karşı çıkıldığını biliyorum. Bu durumda olanlar için çoğunlukla „zereserd / zereserde“ ya da „zerriserd / zerriserde“ (soğukyürekli) tabiri kullanılır.
Ancak eğer Cem`i bağlayan din adamı Alevi olmayan birinin samimiyetine yani „yüreğinin temiz“ olduğuna inanır da katılmasında sakınca görmezse, buna da normal olarak kimsenin itirazı olmaz, olsa bile uygulamayı durdurmaz.
Ayrıca cem yapılan her hangi bir mekanı ziyaret etmek ile bizzat ibadette hazır bulunmak arasında da fark var. İbadete katılmak yukarıda belirtilen tahditlere tabi iken Cem mekanı dahil, kutsal yerleri ziyaret etmek serbesttir . Yani dini inancı ne olursa olsun, sıradan halktan biri Alevilerin kutsal mekanlarını ziyaret edebilir. Kaldı ki Dersim`de hem Alevilerin ve hem de Sünnilerin ziyaret edip adak sundukları bir hayli ortak ziyaret var. Günümüzde, Cemevlerinde gerçekleştirilen ibadetlere katılanlar herhangi bir denetimden geçmediklerine göre katılım tümüyle serbest demektir.
Bu yılki Munzur Fetivali`ni düzenleyenlerin, Dersim dışından gidenlere karşı herhangi bir saygısızca tavır içerisinde olabileceklerini düşünmek bile yanlış gibi geliyor bana. Birey olarak bazı konuk veya ziyaretçilerle ilişkide kimi eksiklikler olmuş olabilir. Ancak bunu genelleştirmek ve Festival organizasyonunu bu yönde bir eleştiriye tabi tutmak, kanımca haksızlık olur.
12 Êlule 2010 Yewşeme 21:07
yazı üzerine
ihsan
Sayın Munzur Çem öncelikle yazınızı Dersim’e olan sevdam nedeniyle merakla zevkle okudum yalnız şunu açıkça söylemeliyimki incindiğim noktalar oldu. İslam taciri gibi bir tabiri kullandınız bu tabiriniz bana çok sert geldi ya da maksadını aşan bir cümle gibi geldi bana. Evet hiç şüphesizki bu ülkede islamı kullanarak onu sömürü aracı yaparak başta genel olarak bütün kürtleri susturmaya ve aleviler üzerine baskı yapmaya çalışan kesimler var ve ayrıca bunu devletin bir yöntemi olarak da görüyorum ve bunu da en güzel akp yapıyor. Ben İslam taciri akp sözünüzden değil İslam taciri sözünüzden incindim keşke bunu biraz açarak anlatsaydınız çünki hassas bir konu. Biliyorum tarih boyunca İslam üzerinden Alevilere çok baskılar zulümler katliamlar yapıldı ve baskılar zulümler tepkileri önyargıları meydana çıkartır bunu anlıyorum ki bugün Alevilerin çoğunun kendi katillerine bu kadar bağlanmalarının temelinde de bu korku yatıyor.



Yine cemevine normal koşullarda sunni devlet adamlarının girmesinin caiz olmadığını söylemişsiniz ve bunu komedi saygısızlık olarak nitelemişsiniz burada kastettiğiniz sunni devlet adamı kavramını açıklar mısınız zira bana göre bu sözünüz de izaha muhtaçtır, bu kavramı öğrenmek istiyorum genel bir anlam mı çıkartayım yoksa başka bir anlamı mı var zira ben de bir müslüman olarak bazı sunni devlet adamlarının camiye girmesini istemiyorum acaba aynı şeyleri mi hissediyoruz yoksa genel olarak sunni devlet adamlarının girmesinin caiz olmadığını mı söylüyorsunuz. Sunni olmayan yabancı devlet adamları girebilir mi? Özgür bir Kürdistan da Alevilerin özgür olduğu bir Kürdistanda sunni yöneticilerimiz cemevini ziyaret etmeleri caiz olmaz mı ya da ben sıradan bir sunni yurttaş olarak giremez miyim caiz olmaz mı? Alevilik inancını bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla büyük kutsal mabedler dışında genel olarak bütün dinlerdeki ibadethaneler herkese açıktır çünki bunlar sadece ibadethane değildirler aynı zamanda toplanma konuşma yeridirler hele hoşgörüsüyle bildiğimiz alevilik. Aleviliğin en büyük tehlikesi içinin boşaltılmasıdır islamın en büyük tehlikesi dünyevileşmesi ve iktidarların baskı aracı olmasıdır, şimdi bu bağlamda alevilikle alakası olmayan a sını bilmeyen ve dediğiniz gibi Ergenekoncu biri sırf öyle doğduğu için girebilmesinde mahsuru yokken Aleviliğe saygı duyan birisinin ki alevi olmasa da girmesinde mahsur var mıdır? Ben burada inanç tartışması yapmak istemiyorum ama ucu buralara kadar geliyor be buraya kadar ve ötesine kadar düşünebiliyorum ama uzatmak istemiyorum. Huyumdur genelde bütünden çok parçalar üzerinde dururum.



Bu yazınızdan önce sevgili Roşan Lezgin’in festival ile ilgili Dersim ile ilgili bir izlenimi değerlendirmesi – edebi olarak çok kıymetli görüyorum inşallah bu tür seyahat yazılarını bir kitapta toplar- bir seyahatnamesi vardı. Doğrusu çok üzülmüş ve büyük bir yazarımıza yapılan muameleye çok kızmıştım, hele yazının son paragrafı ve son cümlesi: “ Mi peyê xo da Dêrsim, verê xo da Dîyarbekirê xopanî.” Beni kahretmişti içim cızlamıştı sanki bir eziyetten kurtuluşu anlatıyordu. Keşke öneriler ve eleştiriler kısmında bu tür organizasyon eksikliklerinden de yanlışlarından da bir dersimli olarak bahsetseydiniz. Ayrıca kendim hiç gitme fırsatı bulamadım ama bir çok kişiden festival ile ilgili şikayetler duydum özellikle kürdistanın diğer bölgelerinden gelen konuklara gundi muamelesi yapılıyormuş ve rahatsızlıklar duyuluyormuş. Dersim kürdistanın gözbebeğidir kürdistanda ayrı bir yeri vardır ama öyle görüyorum ki dersimcilik artık yuttsever dersimlileri de içine çekmeye başladı, dersimi kürdistandan koparmak isteyenler var dersimin bu özelliğini gözbebekliliğini hassaiyetin iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.



Sözümü uzatmak istemiyorum benim de dileğim inşallah Seyit Rıza ve Şeyh Saidle sindirilen zazalar-kurmanclar özlerine dönerler kimliklerine daha bir gür sesle sahip çıkarlar.
09 Êlule 2010 Panşeme 02:22
Dersimi kim kurtaracak
Cuma Özusan
Dersim elbette tek başına ele alınamaz. Bütün Kürtlerin meselesidir. Fakat geçmişte en fazla katliama ve soykırıma maruz kaldığı için önemli bir yeri vardır. Vicdanı olan her kes Dersime karşı duyarsız kalamaz. İster Kürt olsun ister başka bir kavimden olsun. İnsan olmak yeter. Dersime o kadar büyük zulüm yapılmış ki hala onların bilinçaltlarındaki korku ve yılgınlık silinmiş değil. Maalesef burada çevremde gördüğüm bazı dersimlilier işte bu geçmişten gelen psikolojik etkilerin sonucu olarak hala kendilerini katledenlere sevgi besliyorlar, taraftarlık yapıyorlar. İşte bunu anlamıyorum, anlamakta zorluk çekiyorum. İnşaalh herşeyden önce Dersimliler uyanır ve ayağa kalkar ve onurlarına, kimliklerine sahip çıkalar. Selam ve saygılarımla.
08 Êlule 2010 Çarşeme 12:35