zazaki.net
26 Temmuze 2017 Çarşeme

Roşan Lezgîn / Nuştox

Güzellikleri Çirkinleştirmek…

03 Êlule 2014 Çarşeme 21:48

1970’li yıllarda birçok solcu veya sağcı grup; örgütler, fraksiyonlar, dernekler vardı. Eylemlerinin önemli bir kısmı duvarlara yazı yazmaktı. İyi hatırlıyorum, Diyarbekır’de özellikle sokak aralarındaki duvarlara kırmızı ve beyaz boyayla sloganlar yazılırdı. Ev sahipleri, belediye veya karakol, yazıları beyaz badanayla silerdi ama bir sonraki akşam aynı yere “Tek Yol Devrim”, “Yaşasın Sosyalizm”, “Yaşasın Enternasyonalizm”, “Kahrolsun Sömürgecilik”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği” gibi sloganlar veya Marx, Lenin, Stalin, Mao, Ho Chi Minh, Che Guevara gibi adlar çok daha belirgin, çok daha gösterişli bir şekilde yeniden yazılırdı. Tabi, altına da fraksiyon veya örgütün amblemi veya baş harflerinden oluşan kısaltılmış adını imza şeklinde yazmayı unutmazlardı. Yazanların amacı bu olmasa bile yine de her tarafta bir duvar kirliliği oluşurdu o zamanlar. Bunun yanında, kimi yerlerde “Buraya çöp döken namussuzdur!” ya da çok daha kızgın olanları “Buraya çöp dökenin anasını avradını…”, “Buraya işeyen yumuşaktır…” şeklinde yüz kızartacak ilginç küfürler de az değildi.

12 Eylül 1980 darbesiyle siyasi yazılar bir daha yazılmamak üzere dış duvarlardan silinince bu kez umumi tuvaletlerin iç duvarlarına, kapı arkalarına yazılmaya başlandı. Tuvalet kapılarında çok renkli, çok çeşitli, türlü türlü yazılar okurdum her zaman. Önceleri siyasi sloganlar daha çoğunluktaydı ama 12 Eylül darbecileri “yeni bir toplum" yaratınca, yazılar da daha çok cinsel içerikli hatta pornografik olmaya başladı. Farklı cinsel pozisyonlarda çizilmiş çıplak kadın veya erkek figürlerini çok görmüşümdür. Hala var mı bunlar, bilemiyorum. Çünkü umumi tuvaletleri pek kullanmıyorum.

1984-86 yılları arasında Kıbrıs’ta askerlik yaptım. Türk ordusu, boşalttığı Rum evlerine, villalarına, kilise ve manastırlarına yerleşmişti. Kaldığımız yer Lefkoşa-Magosa arasında Turilli adında bir köydü. Ama Türkler oraları “Barış Hareketi”yle alınca adını Erdemli olarak değiştirmişti. Kıbrıs’ın en eski kilisesi ve manastırı bu köydeydi. Bir de yeşil renkte kutsal suyu olduğuna inanılan bir kuyu vardı orada. Kıbrıs’ta boşaltılmış Rum köylerine Edirne’den, Trabzon’dan, Adana’dan Türk asıllı köylüler getirtilip yerleştirilmişti. Alabildiğine geniş bağları, zeytinlikleri, tarım arazileri, otlakları, her iki tarafı sıra sıra keçiboynuzu ağaçlarıyla dizili uzun yolları vardı kaldığımız köyün. Villa tipi evlerin bahçelerinde güller, asmalar, incir ağaçları, tadı muhteşem malta erikleri (yenidünya) vardı. Türkiye’den getirtilip yerleştirilen köylüler, tarım ve çiftçiliğin yanı sıra büyük koyun sürüleri de beslerdi.

Duyduğuma göre kaldığımız manastır rahibe okuluymuş. Tarihi kiliseyi silah deposu, manastır odalarını da koğuş olarak kullanıyorduk. Kilisenin arka tarafında daha önce görmediğim yumuşak, narin, ince ve düz kabuklu ağaçlardan oluşan bir koruluk vardı. Adanın dayanılmaz yaz sıcağında, öğlen arası, koruluğun sık ağaçları gölgesinde akşam dersini işlerdik. Böylece akşam erken yatardık. İşte o korulukta bulunan güzelim ağaçların gövdesine bizden önceki askerlerden başlayarak her asker kasaturasının keskin ucuyla adını, soyadını, memleketini, askerlik devresini kazımıştı. Yavuklusunun, nişanlısının, sevdiği kadının adını, hatta biraz daha yetenekli olanları çıplak kadın figürlerini bile ağaçların narin gövdesine kazımıştı. “Şafak şu kadar gün” diye yazanlar da çoktu. Bu yüzden ağaç gövdeleri yara-bere içerisindeydi. Ağaçların bu kimsesiz, harap hallerine bakarken çok üzülürdüm. Benim kollarımı, bacaklarımı kesmişler de kan-revan içerisinde kalmışım gibi yüreğim sızlardı. Askerlik anılarım aklıma geldiğinde, en çok o ağaç gövdeleri gözümün önüne gelir.

Biz karargâh bölüğüydük, 150 civarında askerdik. Başımızda bir önyüzbaşı, bir üsteğmen, bir asteğmen, birkaç tane kademe astsubay çavuşlar bir de başçavuş vardı. Gençliğimde düşüncelerimi pek ifade edemezdim, belki hala öyleyimdir, bilmiyorum. O zamanlar sıradan bir şey anlatırken bile çoğu zaman kızarır bozarırdım, ne istediğimi bir türlü düzgün bir şekilde ifade edemediğimden kendime çok kızardım. Bilemiyorum ama belki de bundan dolayı daha sonraları yazmaya başladım. Sanırım yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. Her neyse… Bir keresinde tüm bölük hazır iken, izin alıp gayet açık bir ifadeyle, anlaşılır bir şekilde neden ağaçların gövdesini kazıdıklarını, neden yazı yazdıklarını sordum. Bu şekilde ağaçlara zarar verdiklerini anlatmaya çalıştım. Bütün bölük acayip bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bana baktı. Sanki kuantum teorisinden söz ediyorum gibi tuhaf bakışlarla karşılaştım. Yani sanki onların yaptıkları normal da benim buna tepki göstermem anormal bir şeymiş gibi. Tüm askerler, hatta subayımız bile buna güldü. Onlara göre oradaki ağaçlar, “kahpe Yunan” tarafından dikilmişti, onların değildi ki! Niye zarar vermesinler? Şu “Kahpe Yunan” şeklindeki ifade bana ait değildir. O zaman her sabah spor yaparken “Beşparmaktan indik düze / Kahpe Yunan geldi dize” şeklinde başlayan bir marş eşliğinde spor yapardık. Beşparmak, Kıbrıs’ın kuzeyinde bulunan sıradağların adıdır.

Kafelerde çok az otururum. Kahvehane deseniz, 1994 yılından bu yana, yani en az 20 yıldır kahvehanelerde oturmuş değilim. Ama son yıllarda bazen misafirlerimle, arkadaşlarımla Diyarbekir’in Ofis semtinde, Sanat Sokağı’nda ya da bir parkta veya tarihi Hasanpaşa Hanı’nda oturuyorum. Hasanpaşa Hanı, 1500’lü yılların sonlarında yapılmış. Hasan Paşa, Kürt Hesen Paşayê Goranî (Gewranî)’dir. Cumhuriyet döneminde soyadları “Gürani” şeklinde kaydedilmiş. Hasan Paşa, Osmanlı sultanı Dördüncü Murat dönemine kadar Diyarbekır’den Maden’e kadar hüküm sürerdi. O zamanlar Osmanlı devletinin Diyarbekır’de sadece atanmış bir “müşir”i vardı. Yani Kürdistan’ın yönetimi Kürtlerdeydi. İşte Diyarbekır’den Maden’e kadar Kürt toprağını yönetimi altında bulunduran Kürt mirinin eviydi üç katlı tarihi Hasanpaşa Hanı. Daha sonraları, Osmanlı devleti ve Cumhuriyet döneminde uzun yıllar askeri karargâh olarak kullanıldı. Ama şimdi ağırlıklı olarak kahvaltı salonları, kafe, kitapçı vs. gibi çeşitli işletmelerin yer aldığı Diyarbekir’e yakışır bir mekân olarak hizmet veriyor.

Birkaç gün önce Hasanpaşa Hanı’na bir bayan arkadaşımla beraber gittik. Yürümekten yorgun olduğumuzdan, ayaklarımızı uzatacak Diyarbekir usulü minder ve yastıkların serili olduğu üst katta herhangi bir odaya oturmak istedik. Tam odaya girecekken garson “Sadece bir bayan ile bir erkeği odada oturtamayız” şeklinde bir uyarısıyla karşılaştık. Ne demek istediğini anlamadık önce. Şaşırdığımızı görünce “İki bayan veya kalabalık bir grup olursa odalarda oturabilir” diye biraz daha açıklık getirmeye çalıştı. O an sanki kendimi tacizciymişim gibi hissetim. Yüzüm kızardı. Yanımdaki bayanın yanında çok zor durumda kaldım. Aslında kalbim de kırıldı. “Nahoş durumlarla karşılaştığınız oldu mu” diye sordu arkadaşım. Garson evet anlamında başını salladı. “Odada oturmak istiyoruz, yorgunuz, ayaklarımızı uzatmak istiyoruz” şeklinde ısrar edince sonunda odada oturmayı kabul ettirdik. Odanın basık kapısından içeriye girerken kapının tam üzerinde estetik bir yazıyla “Dîwana Ehmedê Xanî” yazılı küçük levha gözüme ilişince az önceki üzüntümün yerini gurur aldı, içimden garsonu affettim. Odaya oturduk, ayaklarımızı uzattık. Siparişler için garsonu beklerken ister istemez odanın kubbemsi tavanından başlayarak içini incelemeye koyulduk. Gözlerim odanın duvarlarına takılınca, aman Allah’ım, ne göreyim! Güzelim Hasanpaşa Hanı’nın duvarlarına neler yazılmamış neler. Tam bir rezalet…

Daha önce de grup halinde arkadaşlarla bu odalardan bir veya ikisinde birkaç kez oturmuştuk ama hiç dikkatimi çekmemişti bu yazılar. Acaba o zamanlar yok muydu? Bilmiyorum. İnceleyince çoğu yazıların altında tarih yazıldığını gördük. Galiba 2012 yılından bu yana yazılmaya başlanmış. Yazılardan bir tanesi şu şekilde: “ŞOREŞA GEL/FURKAN”. Yani “Halk Devrimi/Furkan” şeklindedir. Tarihi hanın duvarlarını çirkinleştirerek halk devrimi yapmış işte bizim devrimci! Bir diğeri sevdiği kıza “Esra Kahrol!” şeklinde kinini kusmuş. Yani kendisiyle beraber iken canım cicim ama ayrılınca kahrol, yok ol! Çoğu tam ortalarında kalp resmi olan iki ismin baş harfleri, yine kız ve erkek isimleri, hatta Arapça harflerle “Muhammed” adı ve başka ibareler de vardı. Tarihi Han’ın duvarlarını o halde görünce çok üzüldük, ne yapacağımızı, kime dert yanacağımızı bilemedik. Çaresiz kaldık. Daha sonra, cep telefonuyla kaç tane resmini çekip en iyisi yazmaktır diye kendimizi avuttuk. Bunları anlatmanın, yazmanın bir yararı olur mu, bilmiyorum.

Güzellikleri bu şekilde çirkinleştiren, bozan insanoğlundaki içgüdünün kaynağını hep merak etmişimdir. Ama cevabını bulmuş değilim!...

No nuşte 265 rey wanîyayo
No nuşte hema şîrove nêbîyo.